Etiketler

, , , , ,

CrfVDUvVMAES_Oh.jpg-large

Bu blogda fırsat buldukça kendi çalışma alanımla ilgili paylaşımlar yapmaya çalıştım, yayınlanandan daha çok yazı taslak olarak bekliyor, sebebiyse aman daha çok okuma yapayım aman buna ayıracağım vakti şu ödevi yazmaya ayırayım ya da şu kongreye bildiri yazayım diyerek kendi kendimi baltalayışım. Bir de, bir sabah uyanıp tüm bu uğraşlarınızın boşa olduğunu öğrenmek ve geçen yılları ve gelecekte sizi nelerin beklediğini sorgulamak var.

Hikayem aslında bu topraklarda yetişen hemen hemen herkesle aynı, ister bir orta sınıf hikayesi isterseniz de memur çocuğu hikayesi olarak adlandırın.

Bütün varını yoğunu çocuklarının iyi bir eğitim alması için ortaya koyan ebeveynler, o zamanlar 5. sınıfın sonunda girilen sınav için ilk okul 4’te başlayan dershane hayatı, Fen Lisesi- Anadolu Lisesi kazanmak için dershane ve ev arasında geçirilen bir çocukluk, iyi bir üniversite kazanmak için çoğu zaman geceyarılarına sarkan etütler, yeterli olmayan dershane ve lise eğitimini takviye için gidilen özel dersler. Sonrasında iyi bir vakıf üniversitesinde istenilen bölümü burslu kazanmanın verdiği sevinç ve yıllardır gerek ailemin gerekse de kendi emeklerimin boşa gitmemesinin verdiği haklı gurur. Anadolu lisesinde verilen İngilizce eğitiminin yeterli olmamasının üzerine okunan bir sene hazırlık sınıfı ve eğitim dilinin İngilizce olmasının yarattığı tedirginlikle Amerika’da dil kursu macerası.

Lisans hayatı boyunca ders aldığım hocaların neredeyse hepsine hayran kaldım, bazılarından çok etkilendim. Onlar gibi olmak istedim, bilgiyi tarafsız ve özgürce paylaşabilmek, öğrencilere ilham ve umut vermek, memleketin gelişmesine bir katkı koymak istedim. Kendi hatırlamaz belki ama Aylin Güney Hocamla, fakültenin önündeki havuzda sohbet etmiştik, ona akademisyen olma hayalinden bahsetmiş tavsiyeler istemiştim. O da akademinin bir ömür boyu yoğun emek istediğini, önce diğer çalışma ortamlarını görürsem kıyaslama imkanım olacağını söylemişti, haklı da çıktı bir buçuk seneye yakın Meclis tecrübemden sonra akademisyenlikten başka bir meslek yapamayacağımı anladım. Bir sene eve kapandım, bir yandan yüksek lisansıma devam edip bir yandan da ALES ve dil sınavlarına hazırlandım çünkü Ankara’da kadro yok devlet üniversitelerinde. Açılan kadrolar da 33a olmuyor, olanlara da o dekanın kızı bu rektörün akrabası şu bilmem kimin tanıdığı bize sıra gelmiyor, bu arada kendi emeğiyle bu kadrolara giren arkadaşların hepsini de zan altında bırakmak istemem az da olsalar alımlarda bilimsel kriterleri gözeten hocalarımız çok şükür ki hala varlar, açılan kadroların çoğu da 50d zaten yani bir nevi öğrencilik süresince burs alıp araştırma görevlisi gibi istihdam ediliyorsunuz ama daha çok idari memur gibi çalıştırılıyorsunuz doktora bitince de kapı önünü gösteriyorlar, yani kadro madro yok. 30’lu yaşlarda kendinize kadro arama telaşına giriyorsunuz. Vakıf üniversitelerinde maaşlar zaten kuş gibi, hiçbir güvence yok merdiven altı asistan tabir edilen durumdalar.

2012 yılı için gerek merkezi atama olması sebebiyle torpil falan olmayacağına inandığım hem de 33a kadrosuyla atama yapılacağı için ÖYP’yi tercih ettim. 88 küsür ALES, 93 dil puanımla da Marmara’ya atanmaya hak kazandım. İlk tercihim olan Yıldırım Beyazıt olmadı diye çok üzüldüğümü hatırlarım, evim, yerim, yurdum bellediğim Ankara’yı bırakıyorum diye yaşadığım hüsranı hala daha hissederim.

Dört yıldır da bölümümü iyi bir noktaya taşımak için elimden gelen gayreti diğer meslektaşlarım gibi gösteriyorum.

Benim hikayem bu şekilde, ne bir cemaate mensup oldum ne de yalanla hırsızlıkla riyakarlıkla olduğum yere geldim. Bizim fakültede görev yapan diğer ÖYPli arkadaşlarım için de bunu söyleyebilirim, benim yakından tanıdıklarım ODTÜ, Bilkent, Hacettepe mezunu güzel yürekli çalışkan insanlar. Hepimiz iş güvencesiz kaldık, hukukun temel ilkesi olan kazanılmış hak ilkesi çiğnenerek, sadece lisansüstü öğrenim hayatı boyunca geçerli olan 50d kadrosuna geçirildik. Belki akla kara ayrılınca, bizler hakettiğimiz kadro olan 33a’ya göre yeniden atanacağız, kadro bir şekilde bulunur bizler bir şekilde emeklerimizin karşılığını yeniden alırız ancak 15 Temmuz sonrası neredeyse hepimize karşı yöneltilen hırsız ve FETÖ’cü suçlamaları onur kırıcı. Özellikle sosyal medyada ÖYP’de başarılı olanların soruları çaldığına yönelik yapılan ithamlar, yıllarca verilen emeklerin çalışmak için harcanan saatlerin yok sayılması, darbeyi yapanlarla devlete sızanlarla aynı kefeye konulmak, bunun yarattığı ruhsal tahribatı tanımlamaya benim birikimim yeterli değil.

Kırılmış, onuru çiğnenmiş, iftiraya uğranmış ve gururu kırılmış hissediyorum en çok da karikatürdeki gibi ziyan olmuş.

Dilerim, bu ek maddeyi geçirenler yaptıkları yanlışın farkına varır ve namusumuzla, hakkımızla kazandığımız kadrolarımızı bizlere iade edip- elbetteki haksız ve usulsüz yerleşenler temizlenmeli-, zan altında bıraktıkları bizlerden özür dilerler.

*Bu yazı biraz uzun oldu, sonuna kadar okuduysanız tüm içtenliğimle teşekkür ederim. Change.org da başlatılan kampanyaya destek vermek için lütfen tıklayınız.