Etiketler

, , , , , , , ,

Yerel yönetimlere ilişkin tartışmalar ve söylemler, yerelleşme,  bölgesel yönetim, yerel yönetimler gibi kapsamlı desantralizasyon talebi ile yerel yönetimlerin ne derece yereli temsil ettiği, demokratikleşme sürecine sağladığı katkılar ile merkezi yönetim ve devlet aygıtıyla olan ilişkilerinin yanı sıra üstlendikleri hizmetlerin kapsamı ile mali özerklikleri gibi bir dizi konuları gündeminde barındırmaktadır. Bunun yanı sıra belediyeler, belediye başkanları ve belediye meclislerinin; sivil toplum örgütleri, meslek odaları, sermaye ve vatandaşla kurduğu ilişkiler ve bundan kaynaklı kaygılar da tartışmalar üzerinde belirleyici bir öneme sahiptir.

Yerelin bir merkeze göre tanımlanması, özellikle Türkiye örneğinde mali kaynak bakımdan merkezi yönetime olan bağımlılığı ile yasalarla hareket alanına getirilen sınırlamalar sebebiyle yapısal olarak yerel yönetimleri merkezle olan ilişkisinden ve devlet kuramlarından bağımsız değerlendirmek mümkün değildir. Devlet kuramları içerisinde de yerel yönetimlere ilişkin hâkim söylem çoğulcu, Weberci ve Marksist yaklaşımlar etrafında şekillenmektedir. Yerel yönetimler yeniden yapılandırılırken sadece yerel ve ulusal değil aynı zamanda küreselleşme ve Avrupa Birliği gibi dış aktörler de etkili olmuştur.

1980’lerle birlikte, yerel yönetimlerin yeniden yapılanmasında sermayeyi kentlere çekmeye yönelik girişimcilik modelinin etkisi olmuştur. Keynesyen dönemde daha çok hizmet sağlayıcı rolünü üstlenen yerel yönetim birimleri, 1980’lerde başlayan değişimle birlikte daha yarışmacı ve büyüme odaklı bir role bürünmeye başlamıştır. Sermayenin kentlileştiği bu dönemde, yapılı taşınmazlar ve yeni oluşan finans merkezleri piyasa mekanizmasının en çok tercih ettiği araçlar haline gelmişken, kentlerdeki sermaye hareketliliğinin hem ulusal ekonomiyi tamamlayıcı hem de küresel ekonomide yarışmacı bir karaktere dönüşmesi yerel yönetimlerin sermayenin taleplerine daha duyarlı olması, ki bunun sebeplerinden biri de mali kaynak bakımından merkeze bağlı olan yerel yönetimlerin kendilerine kaynak yaratma arayışı içinde olmalarıdır, ve küresel sistemin gerekliliklerine adapte olmaya çalışmasına yol açmıştır.

Yapılı taşınmaz ve finans merkezi üzerinden sermayenin kentlere çekilmesi amacıyla, kentsel alanda da bir takım dönüşümler ortaya çıkmıştır. Kentlerdeki dönüşüm olgusu literatürde kentsel dönüşüm başlığı altında değerlendirilmekte, bu dönüşümse sadece fiziksel değil, sosyal ve ekonomik bir dönüşümü de içinde barındırmaktadır. Kentsel dönüşümü sadece kentlerin piyasaya eklemlenmesi şeklinde okumak yanlış olmakla birlikte kentsel dönüşümün kentsel yenileme, kentsel koruma, kentsel alanların gecekonduyla dönüşmesi, tarihi kentsel alanların korunması, çöküntü alanlarının yeniden yapılandırılması, tarihi kent merkezlerinin yeniden canlandırılması gibi farklı biçimleri kapsadığı göz ardı edilmemelidir. Ne var ki günümüzde karşılaştığımız kentsel dönüşüm uygulama pratikleri, kentsel dönüşüm uygulamaları için seçilen mekânlardan dolayı büyük ölçüde kentlerdeki gecekondu alanlarının dönüşümü olarak algılanmaktadır.

Kentsel alandaki dönüşüm ve yerel yönetimler arasındaki ilişkiyi Türkiye’de kentleşme sürecinin seyrinin değiştiği 1950- 1980 yılları arası, 1980- 2000 yılları arası ve 2000 yılı sonrası olacak şekilde üçlü bir dönemle üzerinden okumak, yerel yönetimlerin üzerine düşen sorumluluğun da nasıl farklılık gösterdiğini görmek açısından önemlidir.

1950’lerle birlikte tarımda makineleşme ve diğer faktörlerin de etkisiyle kırsaldan ve Anadolu’nun farklı kesimlerinden büyük kentlere gelen göçlerle kent nüfusu hızla artmış bu artış kentteki konut stokunun yetersiz kalmasına yol açmıştır. Devlet tarafından rasyonel ve uygulanabilir bir konut politikasının geliştirilememesiyle birlikte kent çeperinde ki gecekondulaşmaya, mevcut konut stoku sorununa yönelik anlık çözüm sağlaması sebebiyle göz yumulmuştur.

Devlet Planlama Teşkilatı ve İmar İskân Bakanlığı’yla birlikte, daha sonraki yıllarda Toplu Konut İdaresi Başkanlığı da sürece dâhil olmuş ve yapılan düzenlemelerle İmar İskan Bakanlığı’nın yerini Çevre ve Şehircilik Bakanlığı almıştır, özellikle arsa ve gecekondu yönetimi konusunda belediyeler görevlendirilmiştir. Bunun yanı sıra kentlerde hızla artan yoğunlukla birlikte alt yapıların kısa zamanda yetersiz kalması ve merkezden aktarılan kaynakların yetersiz olmasıyla kısmen de yanlış öncelikte kullanılması Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planında kamu yönetimi sorunlarından biri olarak kayda geçmiştir.  Dördüncü Planda yerel yönetimlerin merkezi yönetim karşısında güçsüz kaldığı ve metropoliten alanlara yönelik özgün, kaynak yaratıcı ve kentin biçimlendirmesinde söz sahibi bir belediye yapısının gerekliliğinin altı çizilmiş 1984 yılında çıkarılan 3030 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu’yla da iki kademeli belediye yapısına geçilmiştir. Söz konusu reformla birlikte belediyeler şehircilik hizmetlerinin sağlanmasında ve konut politikasının uygulanması hususunda ana yetkili olarak kabul edilmiştir.

1980lerin ikinci yarısıyla birlikte kentlerdeki ruhsatsız konut sayısının çokluğu çıkarılan af kanunlarıyla birlikte izlenen kentsel yenileme, iyileştirme, sağlıklılaştırma ve imar- iskân uygulamalarıyla yerel yönetimler kentin dönüşümdeki ana aktörler haline gelmiştir. Diğer yandan da yerel yönetimlere ayrılan kaynaklar kısıtlı olmakla birlikte, hareket alanları merkezi yönetim ve onun ajanları tarafından sınırlandırılmış; eğitim, sağlık gibi temel ihtiyaçların haricinde daha çok çöplerin toplanması ya da alt yapı gibi fiziki hizmetlerin sağlanmasından sorumlu tutulmuştur. Bu bağlamda belediyenin görev ve sorumlulukları arasında en önemlileri imara ve ruhsata ilişkin yetki ve görevleridir.

2000’lerle birlikte küreselleşme ve yerelleşme iç içe geçmiş kavramlar olarak karşımıza çıkmakta, yerelin, yerel yönetimlerin ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi adına karar alma süreçleri kent konseyleri, sivil toplum örgütleri, meslek odaları ve seçmenlerin daha aktif katılımına açılmıştır. Günümüzde ki karşılığı “yönetişim” olan bu yeni yönetim anlayışı, hem demokrasi söylemini güçlendiren hem de yönetim sürecini şeffaflaştıran bir fırsat olarak kabul edilirken, özerklik tartışmalarını da tekrar merkez- yerel ilişkilerinin odağında konumlandırmaktadır. Bu bakımdan özerklik tartışmaları sıcaklığını ve güncelliğini hep korumuştur. Yerel yönetimlerin imar planı yapma, kentsel dönüşüm alanı ilan etme ve ruhsat verme gibi önemli yetki ve sorumluluklarının 2011 yılında çıkarılan 644, 648 ve 661 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelerle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na re’sen karar alma yetkisiyle verilmesi ve 2012 yılında çıkarılan 6306 sayılı kanun ve 6360 sayılı kanunların getirdiği yeni düzenlemelerden yola çıkarak, mevcut kamu yönetimi anlayışının yerelleşmeden ziyade merkezileşme eğiliminde olduğu söylenebilir. Buna ek olarak, yerel yönetimlerin gerek mali bakımdan merkeze bağımlı oluşu, gerek yasa yapma yetkisinin olmayışı yerel yönetimlerin uygulama alanları göz önünde bulundurulduğunda özerklikten bahsedilemeyeceği anlamına gelmektedir. Karar alma da görece özerklik sahibi olduğu kabul edilen yerel yönetimlere ilişkin yapısal düzenlemeler temel olarak ölçek, vesayet, katılımcılık, mali kaynak, yetki ve sorumluluk alanlarında yapılmaktadır (Urhan, 2008).

2000’li yıllarla yerel yönetimler bir yandan yaşanabilir ve sürdürülebilir kentler yaratma vizyonunu benimserken, bir yandan da kentsel dönüşüm projeleri yoluyla artık kent merkezinde kalan gecekondu ve çöküntü alanlarındaki imar ve mülkiyet problemlerini çözmek izlenen temel kentsel politika haline gelmiştir. 1933 yılında çıkarılan 6188 Sayılı Bina Yapımı Teşvik ve İzinsiz Yapılan Binalar Hakkında Kanun ve takip eden diğer af kanunlarıyla gerek imar ve yapı işlerinin düzenlemesi gerekse de gecekonduların ıslahı, tasfiyesi ve önlenmesi konusunda arsa yönetim ve kontrolü belediyelere bırakılmıştır. 2005 yılında çıkarılan 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 73. maddesinde bu yetki şöyle tanımlanmaktadır:

Belediye, belediye meclisi kararıyla; konut alanları, sanayi alanları, ticaret alanları, teknoloji parkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon alanları ve her türlü sosyal donatı alanları oluşturmak, eskiyen kent kısımlarını yeniden inşa ve restore etmek, kentin tarihi ve kültürel dokusunu korumak veya deprem riskine karşı tedbirler almak amacıyla kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulayabilir.

Kentsel dönüşüm uygulamalarında projeler, belediyelerin yer seçimi yaptıktan sonra belediye meclis kararı almasıyla başlar. Kentsel dönüşüm alanı ilan edilecek yerlerde belediyelerin dikkat etmesi gereken hususlar; zemin durumu, mülkiyet sahiplerinin istekliliği, imar ve mülkiyet problemi, alt yapı hizmetlerinin eksikliği, fiziki ve sosyal donatı alanlarının yetersizliği, arsa bedelleri, yaşam güvenliği açısından riskli olup olmaması ve nitelikli konut alanına olan ihtiyaç şeklinde belirtilmektedir (Karadağ). Kentsel dönüşüm projelerinde belediyeler her ne kadar uygulayıcı rolde olsalar da Toplu Konut İdaresi Başkanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bu süreçte kontrol ve onay mercii görevini yürütmektedir.

Kentlerin küresel yarışta kendilerine daha üst sıralarda yer bulmak arzuları ve yeni çekim merkezleri olma isteklerine ek olarak kentsel dönüşüm projelerinin başta inşaat sektörü olmak üzere diğer yan sektörleri de canlandırarak ve istihdam yaratarak ekonomiyi güçlendirmesi hem yerel hem de merkezi yönetimlerin kentsel dönüşüm projelerine sarılmalarına sebep olmaktadır. Ancak ne var ki, ülkemizdeki uygulamalarda kentsel dönüşüm uygulamaları bu odak çerçevesinde daha çok var olanı, eskiyi yıkıp yeniden inşa etme anlayışı üzerine kuruludur bu da zaman zaman kent hakkı ihlallerine sebebiyet vermektedir.

5393 sayılı kanunun hemşeri hukukunun tanımlandığı 13. maddesinde dolaylı da olsa kentliye belediye karar alma sürecine katılma hakkı tanınmıştır. Her ne kadar yasa belediye meclis toplantılarının halkın katılımına açık olduğunu önerse de gerek gündemin Belediye Başkanı tarafından belirlenmesi gerekse de halkın karar almada aşamasında söz sahibi olmaması, kentlinin kent üzerindeki söz hakkını kısıtlamaktadır (Ataöv ve Osmay, 2007; 65,70). Böyle olunca kentli ya da kentsel dönüşüm alanı ilan edilen bölgenin sakinleri ancak kararlar alındıktan sonra dava açma ya da protesto yapma yoluyla seslerini duyurabilmekte ve isteklerinin yerel ve merkezi yöneticilere iletebilmektedir. Kentlinin, kent hakkını savunmasının bir örneği olarak patlak veren fakat daha sonra farklı alanlara evrilen Gezi Parkı olayları bu bakımdan kentleşme tarihimizde bir dönüm noktası olma özelliğine sahiptir. Bu zamana kadar sadece gecekondu alanlarının dönüşümünde yıkımlara karşı gördüğümüz duruşun; kentsel yenileme ve tarihi alan canlandırma gibi bir dönüşüm örneğinde de görülmesi halkın karar alma sürecine katılım isteği veya mevcut karar alma sürecine itirazının bir göstergesidir. Özellikle imar planlarında yapılan değişikliklere bir karşı çıkış olarak kentlinin gösterdiği bu haklı tepki göstermektedir ki 1980 sonrası ortaya çıkan imar ve yeniden imar sorunları hala kent gündeminin en sıcak konusu olmakla birlikte, belediyelerin elindeki en önemli yetki olmaya devam etmektedir. Bu yüzdendir ki, kentsel dönüşüme konu olan alanlar günümüz gereksinimlerine yanıt vermek amacıyla dönüştürülürken bir tür ortaklaşa yönetim anlayışı içerisinde hareket edilmesi, kamunun özel kesimle işbirliği içerisinde olması ve gerekirse sivil toplum örgütlerinin desteğinden de faydalanılması gerekmektedir (Keleş, 2010,374).

2012 yılında çıkarılan 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ile birlikte ne yazık ki riskli ve riskli yapının bulunduğu alanlarda her türlü imar ve yapılaşma işlemlerinin geçici olarak durdurulması mümkün kılınmakta ve Bakanlık her türlü harita, plan, proje, arsa ve arazi düzenlemeleri ile toplulaştırma yapmaya, riskli alanlarda bulunan taşınmazları satın almaya, trampa yapmaya, mülkiyeti ve imar hakkını başka bir alana aktarmaya yetkili kılınmıştır. Bunun yanı sıra hem sağladı vergi, harç ve ücret muafiyeti ve kira yardımı olanaklarıyla hem de gerek Bakanlığa sağladığı olağanüstü yetkilerle yerel yönetimleri devre dışı bırakabilme niteliğiyle gerekse de halkı karar alma sürecinin tamamen dışına itmesiyle hem kentsel dönüşüme ilişkin tartışmaların merkezine oturmuştur.

Tüm bu tartışmalardan anlaşılacağı üzere yerel yönetimlerin hareket alanı mali kaynak bakımından merkeze bağımlı oluşu ve mevcut yasal düzenlemeler sebebiyle merkezi yönetim ve onun ajanlarının her an kentsel politikada karar alıcı ve uygulayıcı karakterine bürünebilmesi bakımından oldukça kısıtlıdır. Olması gereken kentsel politika planlamasının kentlilerin karar alma sürecinde aktif ve söz sahibi olması koşulunun sağlanmasıyla birlikte yerel yönetimlere bırakılmasıdır. Tabii bu koşul sağlanırken de yerel yönetimlerin yeterli teknik bilgi donanımına sahip uzman personele ve kendi mali kaynaklarını yaratma imkânına sahip olması gerektiği unutulmamalıdır.

Kaynakça

Ataöv, Anlı; Osmay, Sevin. Türkiye’de Kentsel Dönüşüme Yöntemsel Bir Yaklaşım. METU JFA, 2007/2 (24:2), 57-82.

Urhan, Vahide Feyza. Türkiye’de Yerel Yönetimlerin Yeniden Yapılandırılması. Sayıştay Dergisi, Sayı 70, 85-101.

Karadağ, Hüseyin. Kentsel Dönüşüm. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı.  Erişim 24.09.2014 https://www.csb.gov.tr/dosyalar/images/file/kentsel%20donusum.pdf

Keleş, Ruşen. Kentleşme Politikası. İmge Yayınları, 2010, 374.

*Bu yazı Marmara Belediyeler -Marmara Bölgesi Yerel Yönetimler Haber Dergisi Ekim 2014 (Yıl:1 Sayı:4 s.92-95) Sayısında Yayınlanmıştır.