Etiketler

, , , , , , , ,

Ne sadece siyasal, ne de sadece ekonomik bir kavram olan mülkiyet işin içine hukuk da girdiği için bir hak statüsü kazanıyor. Fakat mülkiyetin bir hak olup olmadığı, haksa hangi mekanizmalar üzerinden işlediği ve nasıl düzenlendiği veyahut düzenlenmesi gerektiği hususunda birçok farklı görüş vardır. Aynı zamanda bir sosyal kurum olarak da işleyen mülkiyetin, sosyal kurum olarak işlediği sürece düzenleyici rolü de olduğu için; mülkiyet kavramına sadece ‘şeyler’ bakımından bakamıyoruz.

Roma İmparatorluğundan, Çin İmparatorluğuna, erken modern dönemden günümüze devletler mülkiyetle her zaman bir iktidar ilişkisini paylaşmıştır. Bu tarihsel süreç içerisinde, özellikle mevcut uygulamaları baz alarak mülkiyeti kabaca kamu, özel (ve ya izinli) ve ortak olmak üzere üç temel sınıfa indirgeyebiliriz.

Özel mülkiyeti bir hak olarak kuranlar, onu insan bedeniyle ilişkilendiriyor. Bu görüşün temeli, öz sahiplik, Locke’un emeğin değer teorisine dayanıyor. Biz bu bedenin sahibiysek, bu bedenin üretebileceği şeyler de bizimdir. Locke tarafından kuramsallaştırılan özel mülkiyeti, Hobbes egemenin dokunamayacağı bir hak olarak tanımlıyor. Hobbes ve Locke tarafından bakıldığında, özel mülkiyet ontolojik olarak, doğal bir hak şeklimizde karşımıza çıkar.

Bu temel görüşe ek olarak alternatif meşrulaştırmalar da var ancak asıl tartışma liberaller ve Marxist görüş arasında geçiyor.

Liberal ekonomistler, mülkiyet hakkının kişide olmasının daha verimli ve etkin üretim sağladığını, bunun altında insan doğasının olduğunu ve insanların çıkarlarını maksimize etmek istediklerini söyler. Bu nokta da işin kendisi de, emeğin kendisi de araçsal bir yapıya dönüşüyor. Marxist yaklaşım bu noktada, emeğin araçsallaşmasının doğanın tersten kurgulanması olduğunu ve yabancılaşmanın bu noktada başladığını söylüyor.

Liberaliz, özel mülkiyetin temellerini aldığı hak söylemi üzerinden, kişisel hakların sınırlarının genişlediğini; toplumda özel mülk sahibi olanların aynı zamanda hisse sahibi olduğunu ve mülk sahibi olanların sorumluluk sahibi olduğunu ileri sürer. Marxist yaklaşım ise özel mülkiyetin ancak kişisel bir tatmin kaynağı olduğunu, şeylerin insanların ulaşmak istediği şeyler olduğundan sahipliğinde tatmin duygusu yaratacağını söylüyor ve buna meta fetişizmi diyor.

Tabii, burada Marxist yaklaşımın yaptığı özel mülkiyetin alternatif meşrulaştırmasından ziyade eleştirisi. Marx’ın bu eleştiriyi geliştirirken etkilendiği düşünürlerden biri de zamanının en büyük anarşisti olarak nitelendirilen, Proudhon’dur. Mülkiyeti bir hırsızlık olarak açıklayan Proudhon’a göre göre hepimizin yediği elmalar bir anda değiş tokuş nesnesi haline gelir ve bu apaçık hırsızlıktır. Toplumun topraksız kesimine ait olan topraklar, ‘çitlenmeye’[1] (Londra) başlandı. Ekip biçmek, ücretli işçi çalıştırmakla birlikte aslında kırsal kapitalizmin ortaya çıktığı bir dönüşüm başlıyor. Geleneksel olarak herkesin olanı, kendimizin yapmamız hırsızlıktır diyor, Proudhon.

Ancak Marxist eleştiri, mülkiyetin ahlaki boyutundan kaynaklanmıyor. Özel mülkiyetin emeğe yabancılaşmanın başladığı an olduğunu, bunun sömürüyü başlattığını söylüyor. Emeğin iş bölümünde dahi rolünüz belirlendiği için yabancılaşma başlıyor. Bu toplumsal pozisyonlama, kişiyi emeğine ve kapasitesine yabancılaştırıyor.

Tüm bu mülkiyet tartışmalarına karşın, Marxist görüş herkesin kullanımına açık ortak mülkiyet öneriyor. Ortak mülkiyeti kısaca; belirli kişi ve kurumların özel kullanımına açık şeylerin reddedilmesidir. Emek, bir kişinin bağımsız çabasıyla gerçekleşen bir şey değildir, ortak ve doğal dayanışmaya dayanan bir süreçtir bu yüzden de sonuçları özelleştirilemez.

Liberaller ortak mülkiyete, nasıl düzenleneceği, kaynaklar kısıtlıyken ortak mülkiyetle nasıl baş edileceği ve eşitliğin nasıl sağlanacağı gibi sorular üzerinden eleştiri getirip buna ‘ortak mülkiyetin sefaleti’ ismini koyuyorlar.

Devlet mülkiyeti ise hepimizin olan ancak kullanım itibariyle özel mülkiyet gibi davranan, kullanımını vatandaş olana açan, dışlama ve izin mekanizmasını belirliyor Bir taraftan da kendine bir çıkar ve kar mekanizması sağlamadığı için (ki bence bu günümüz uygulamalarında geçerliliğini kaybetmeye başlamıştır) ortak mülkiyet gibi davranıyor.

Devlet mülkiyeti veya bir başka değişle kamu mülkiyeti, özelleşme eğilimi gösterdiğinde bozulmaya, rüşvete, çıkar maksimizasyonuna, rantın toplum yararına olmayan bir şekilde bölüşülmesine açıktır, bu yüzden liberaller kamu mülkiyetinin olduğu kadar küçük tutulması gerektiğini savunur. Marxist yaklaşım da, devlet mülkiyetine ortak mülkiyetin önünde bir engel olduğu için karşıdır. Yani diyebiliriz ki kamu mülkiyeti her iki tarafı da memnun etmez.

Mülkiyete ilişkin teorik tartışmaları bir kenara bıraktığımızda, mülkiyetin formülasyonu planlama ya da planlamamaşeklinde yapılmakta ve bu alanda tartışmaya piyasa ve karar alıcılar da dahil olduğundan, mülkiyet ekonomi politik üzerinden okunabilir.


[1] İngiltere’ye özgü sebeplerle kapitalist çiftçiler olarak tanımlanabilen  büyük toprak sahipleriyle, 17. Yüzyıla gelindiğinde her iki tarafında kar elde etmek için iyileştirme yaparak(toprak sahibi ile kiracı çiftçi) toprak verimliliğini arttırmak istemiyle, yeni mülkiyet biçimleri ve kavramların üretilmesi olarak açıklanabilir.

*Bu yazı Andrew Heywood’un Political Theory, Ellen Meiksins’in Özgürlük ve Mülkiyet kitaplarından çıkardığım notlar ile ODTÜ’den çok sevgili hocam Dr. Ömür Birler’in dersinde tuttuğum notlardan düzenlenmiştir.