Etiketler

, , , , , ,

Geçen haftalarda bir vesile ile Routledge‘tan 200o yılında çıkan, Democracy, Citizenship and Global City kitabından, Warren Magnusson‘un Politicizing the Global City adlı  makalesinin çevirisini yapmam gerekti. Yaptığım bu çalışmayı  sizlerle de paylaşmak istedim, bu zaman kadar yaptığım en kapsamlı tercüme olması sebebiyle bazı hatalar barındırabilir, bu konuda yapacağınız geri bildirimlerden mutluluk duyarım.

Küresel Kenti Siyasallaştırmak[1]

Warren Magnuson

Tierra de Fuego ya da Dış Moğolistan’ ın geride bırakmasına rağmen, Tazmanya’ nın coğrafi konumu küreselliğin kapsamına biçilen değerden sebebiyle neredeyse mükemmeldir. Eğer bir insan, toplumunun mekânsal kenarına oturup, kuzeye doğru baktığında devasa çöl kıtası Avustralya’yı ve güneye doğru baktığındaysa, Tokyo, Frankfurt ya da Los Angeles gibi küresel kentlerden binlerce kilometre uzakta olduğunu bilerek ıssız boşluğu görecek ve küreselleşme etkileyici bir süreç olduğundan kendini dünyanın bir parçası hissedecektir.

(Waters, 1995, s. Xi)

Birçokları gibi, Malcolm Waters küresel kenttin gerçekliğinin retorikliği hatasına düşmüştür. Tokyo, Franfurt ve Los Angeles gibi belirli olayların geçtiği yerleri seçerek ve küresel etkilerine göre yıldızlarla ödüllendirerek, başarısız bir girişimde bulunmuştur. Waters’ın çalışması ortaya çıkarmıştır ki, küreselleşmeyle ilgili olan önemli olan yönetim ve kontrol merkezi yaratması değil –ki bu eski bir hikâyedir- fakat bu merkezlerin hareket alanını genişleterek, en uzak bölgeleri ortak yaşam alanlarına çekmesidir. Uzun bir süre önce, Louis Wirth (1938) bu yaşam tarzını kentleşme (urbanism) olarak tanımlamıştır. Birçok sosyal bilimcinin aksine, Wirth analiz ettiği bu fenomeni politika dışında bırakmak istemiştir. Benim amacımsa tam aksi: küresel kenti siyasallaştırmanın anlamını keşfetmek.

Egemenlik özlemi

Bu bölüm, bu tür bir küresel kentin siyasallaşmasını anlamak için, on yedinci ve on sekizinci yüzyıl sosyal bilimlerden miras kalanlardan biraz farklı olarak ihtiyaç duyulan yeni kategorileri tartışacaktır. Alışılagelmiş kategoriler siyasal olanı yerinden etme, bastırma ve gizleme eğilimi göstermektedir. Böyle olunca da, herhangi bir küresel vatandaşlık anlayışını engellemektedirler. Farklı bir siyaset ontolojisiyle tekrar başlamaya ihtiyacımız var. Foucault’un da söylediği gibi “Kralın kafasını uçurmamız gerekiyor; siyaset teorisindeyse bu hala yapılmayı bekliyor[2]” (Rabinow, 1984, s. 63). Halen, yakalandığımız egemenlik diskuru bizi merkezi iktidarın hayali peşinde koşmaya yönlendirmiş ve hâkim tepelerin ele geçirileceği ve tahkim edileceği düşüncesiyle aldatmıştır. Kale değilse, neden kral olmasın? Kral değilse, neden parlamento olmasın? Parlamento değilse, neden ulus olmasın? Ulus değilse, neden ekonomi olmasın? Ekonomi değilse, neden kültür olmasın? Kültür değilse, neden küresel kent olmasın? Kuşkusuz iktidarın kaynağı bir yerdedir. Egemenlik düşüncesinden beklenen bu değil mi? Ve biz bu beklenti modelini kırmazsak – eğer inişler ve çıkışlar, merkez ve periferi, içerdekiler ve dışarıdakiler bakımından siyasi evren modelinin baştan çıkarıcılığını reddedersek- aynı zamanda sosyal bilimleri, kültür çalışmalarını ve diğer disiplinleri adem-i merkezileştirerek,  büyük bir imkansızlık içinde siyaset yapmaz mıyız?

Popüler imgelemde, siyaset insancıl ve sorumlu faaliyet olmaktan bir kez çıkarıldı. Ekonomik, sosyal ve kültürel üzerinde asalaktır. Doğası gereği yaratıcı olamayan ve genellikle yozlaşma kaynağıdır. Sonuçta, hiçbir şey ifade etmezken çokça gürültü ve öfke oluşturur. En kötü ihtimalle dokunduğu her şeyi yok eden korkunç bir hastalık gibidir. B popüler anlayışlar akademide yerleşik olanla orantılı değildir: tam tersidir. Sosyal bilimlerim kategorisel yapısında, bir düzensizlik ve akılsızlık kaynağı olma haricinde siyaset için küçük bir oda vardır: sınırları rasyonel anlayışın içine hapsolan ve rasyonel faaliyetlerin ortaya çıktığı bir şey. Siyaset en derinden, insan ruhunun en karanlık tarafından faydalanır ve asla tamamen rasyonel olamaz, bunu siyaset bilimcilerin genellikle öğrencilerine öğrettiği bir şeydir. Gerçekte, siyaset biliminin tüm disiplini naif idealizmin yerine geçecek, realizmin lehine tasarlanmıştı, özellikle elde edilebilir idealler ve öğütler hesaplanabilir rasyonalitenin tavrıdır. (Nitekim sözde rasyonel seçim teorisinin popülerliği, siyaseti ekonomik bir şekle dönüşmekten kurtaran bir yaklaşımdır.) bu perspektiften, siyaset kaçınılmaz kötüdür: hesaplanabilir rasyonalite tarafından kontrol edilen bir kötü.

Tabii ki, başka bir anlayışı geliştirenler de var. Antik Yunan’ın mirası, Romalı cumhuriyetçiler, Floransalılar, erken modern demokratlar hala bizimle. Bu gelenekten, siyasetin olumlu bir yaklaşımını alıyoruz (bkz. Arendt, 1961; Crick, 1962; Connoly, 1987; Skinner, 1998; ve Tully, 1999). Buna rağmen, bu küçük bir akımdır. Hâkim görüşte, siyasetin en aza indirgenmesi gerekir, eğer doğrudan bastırılamıyorsa, ekonomik hesaplamalarla ya da kültürel ifadelerle hizaya getirilmelidir. Zaten baskın sosyal bilimlerle sabit olan bir söylemsel alan üzerinde farklı bir siyasi anlayışı ifade etmez imkânsız olmasa da zordur. Siyasetin farklı bir konseptini ifade etmek, hâkim sosyal bilimlerce çoktan sabitlenmiş tutarsız bir bölgede imkânsız olmasa da zordur. Farklı bir yönü takip edenler polis[3]e duyulan özlem (ya da vekili modern devlete) ile sosyal bilimlerin üzerindeki kuşkuları çoktan dağıttığı şüphe arasında sıkışırlar (bkz.Held,1991; Vincent, 1997). Polis, cumhuriyet ve devlet egemenliğin sadece belirli koşullar altında işe yarayacak şekilde mekânsallaşmasıdır (Aristo bunu bilir). Polise duyulan özlem güçlü bir motivasyondur (sadece burada takip edilen tartışma için değil), fakat egemenliğin (ve kaynaklandığı mekânsal imgelemi) kendisinin idealize edilen polisi ve sıradan ‘siyasal sistemi’ bir diğerinin ihtimali koşulunu yarattığını anlamazsak bizi geçmişte yapılan hataları tekrarlamaya itebilir (Agamben, 1998).  İdeal olan gerçeğin gerekçelendirilmesidir (Walker, 1993). Bu düşünce şeklini kırmak için, ontolojik varsayımlarımızı yeniden düşünmek zorundayız.

Bu bağlamda, küresel kentle birlikte bize sunulanın etkileyici olduğunu düşünüyorum: dünya olmuş kent ve kent olmuş dünya. Böyle bir fenomeni anlamak için, on yedinci yüzyılın mekânsal imgeleminin verdiği devlet merkezli hükümet konsepti ile tamamen rasyonel olmak için siyasetin alması gerektiği şekli hariç tutmalıyız. Bu eski mekânsal imgelem halen, Rawls (1971; 1996), Habermas (1984- 87; 1989), Taylor (1989) ve onların bir çok muhatabı ve yorumcusunun siyaset felsefesi çalışmalarına dayanak olmaktadır. Ne gariptir ki, aynı imgelem, siyaset felsefesini uçlara gönderen, Hegel’in uzun zamanlar önce reddettiği hüsnükuruluğa eşdeğerlik veren sosyal bilimlerin de dayanağıdır (Knox, 1952).   Diğer politika olanakları hakkında ciddi ciddi düşünmek, mekânsal imgelemle düşünmek ve mekân, zaman ve kimliği kavramsallaştırmanın diğer yollarını keşfetmektir. Yirminci yüzyıl felsefesinde (ve özellikle doğal ve sosyal bilimlerde), bu alanda (bkz. Örnek olarak Foucault, 1980; Deleuze ve Guattari, 1987; ve Harraway, 1991) fazlası vardır. Ancak küresel kente odaklanmak o eski mekânsal imgelem içinde tarif edilemez bir olgu olduğu için özellikle yararlıdır.

Kendimizi siyasi olarak görmek[4]

Küresel kenti siyasallaştırmak, onu siyasi davranabileceğimiz bir sahaya dönüştürmektir. Görev, on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda ki durumla kıyaslanabilir. O dönemden modern devlet oluşmuştu. Modern devletin erken savunucuları otoriteyi itiraz edilemez yaparak siyaseti bastırmak istediler (bkz. özellikle Bodin, 1576 ve Hobbes, 1651). Fakat cumhuriyetçiler ve demokratlar devletin egemenlik çerçevesinde siyasetin aktivite sahası olduğunu savunabildiler. Liberal demokrasinin teori ve pratiği bu erken çabaların sonucu ortaya çıktı (Macpherson, 1977).  Şimdi bizi zorlayan, devletin artık belirleyicisi olmadığı farklı bir mekânsal düzene ilişkin terimlere ulaşmaktır. On sekizinci yüzyıl siyasal ekonomi, on dokuzuncu yüzyıl sosyoloji, ve yirminci yüzyıldaki tüm halefleri devletin adem-i merkezileşme ihtiyacını ilgi odağına koydular. Diğer yandan, bu sosyal bilimler siyaseti arkalarında bırakır (devletin sahasında) ya da etik alanın (göstermelik dileklerin ve ahlaki görevlerin ifade edildiği yer) içine kadar uzatırlar. Bu sınırlayıcı uygulamaların üstesinden gelmek için, küresel kentin siyasal bir alan olduğunu iddia etmeliyiz. Bu da kentlerdeki ‘kentleşmeyi’ doğal bir fenomenmiş gibi sunma eğilimi sorgulamadan yapılamaz.

          Kenttin doğallaştırılması, sosyal bilimsel düşüncenin bir etkisidir. Bu sosyal bilimlerin Aristocu siyaset bilimine az ya da çok kesin muhalefetiyle gelişmiştir.  Aristocu yaklaşım insanların aktif vatandaşlar olduğu, kendine yeten bir toplulukla, polis ya da cumhuriyet idealiyle kısıtlanmıştır (Barker, 1962). Her ne kadar bu ideal batı geleneğinde Cicero, Machiavelli ve Rousseau gibi düşünürler tarafından uzun bir süre korunmuş olsa da, on sekizinci yüzyılın sonlarında ve on dokuzuncu yüzyılın başlarında yeni sosyal bilimciler tarafından ‘siyasal’ öz yönetimin hilesiz otonomi için yeterli olmadığını birçok yolla göstermesiyle, etkin bir şekilde sorgulandı. Çıkarım, siyasal bağımsızlığı varmış gibi gözüken insanların kontrolleri dışında ekonomik ve sosyal güçlerin konusu olabileceğiydi. Buna ek olarak, aynı insanlar ne yapacaklarının çoğunlukla kararlaştırıldığı kültür çerçevesinde hareket ederler. Nitekim sosyal bilimlerin gelişimindeki bu perspektiften, siyasal aktivite yalnızca epifenomal gözükür. Dikkat sivil toplum gibi ‘diğer’ siyasalara yönlendirilmiştir. Sosyal olan ekonomik ilişkiler, biyolojik gereklilikler, kültürel normla ya da neyle olursa olsun anlaşılabilir. Önemli, siyasetçiler ya da satıcılar tarafından algılanması değil, sıradan vatandaşın da hesaba katılmasıydı. Sosyal bilimler ya da onun ‘diğer’, kültür anlayışı her zaman yalnızca siyaset biliminin kozu oldu. Gerçekte, siyaset biliminin adını hak eden tek türü, sosyal bilimlerim doğallaştırılmasının diğer kollarından biri olarak anlaşılabilir.

          Klasik siyaset bilimcilerin aristokratik, etnik merkezli ve ataerkil yaklaşımlarını ispat etme acelesinde, Aristocu ve geç cumhuriyetçi siyaset bilimi konsepti eylem odaklı olduğundan, şimdi sıklıkla unutulmaktadır. Bilginin bu yöndeki önermesi, bu kalıba uyan insanların hükümetin sorumluluğu almasıydı. Siyaset ‘bilimi ’onların alışmasına ve doğru karar almasında yardımcı olması için vardı. Böyle bir bilim, felesefe, sosyoloji, psikoloji, coğrafya tarih ve benzerlerini kapsamalı ve kavrayıcı olmak zorundaydı çünkü söz konusu olan her şey bazı alanların konusu olabilir, eldeki kararlarla alakalı olabilirdi. Bu bağlamda, siyaset bilimi diğer bilim dallarının katkıda bulunduğu her alanı çalışmak zorundaydı. Tabi ki de önerme, bu alanda uzmanlaşmış kişilerin çalıştığı insan ilişkilerinin sorumluluğunu alabileceğiydi. Bu sorumluluğu kabul etmeselerdi, olanların kader ya da doğa ya da Tanrı’nın istekleriyle olduğunu söyleselerdi, siyasal davranmayı reddetmiş olurlardı. Hristiyanlığın ve liberalizmin de aralarında bulunduğu birçok ideoloji bu tip bir siyasal pasifliği teşvik etmiştir. Eleştiren sosyal bilimlerin ve eleştirel teorinin övgüye değer özelliklerinden biri, ideolojik hamlelerin böyle bir şeye nasıl dâhil olduğunu ortaya çıkarması ve bazılarının sükûnetinin diğerlerinin siyasi gücünü nasıl sağlamlaştırmış olduğunu göstermesidir.  Öte yandan, gerçekliği hakkında çok az netlik olan siyasi sorumluluk, yetişkinlik gibi, sonuçta hepimizin üzerine itilmiştir. Birçok sosyal ve kültürel teorisyenin tavsiye ettiği gibi ya siyasi çocuklar gibi davranırız ya da kendimiz ve çevremizdeki dünya için sorumluluk alırız. Eğer ikinciyi seçecek olursa, siyaset bilimi bir nevi gerekliliktir.

          Ne yazık ki, siyaset bilimin bu zamana kadar devre dışı bıraktığımız tek çeşidi, devlete odaklanan ve devlet tarafından kurulan siyasi alandır. ‘Politika çalışmaları’[5] Aristocu siyaset bilimine en yakın modern eşdeğerliktedir. Siyasetin, sosyolojik, ekonomik, coğrafi ya da kültürel analizini geliştirmek uygun alternatifler değildir çünkü böyle bir hamle, disiplinin başvurduğu yaklaşımların etkisini siyaset dışına çıkarır. ‘kültür’, ‘coğrafya’, ‘ekonomi’ ve ‘toplum’ terimleri siyasalın karşıtı olarak geliştirildi. Siyasal olanın etkilemediği bir gerçekliği göstermeyi amaçladırlar fakat yerine az ya da çok doğal olan insan faaliyetlerinin dışında ortaya çıktılar. Siyasetin dâhil olmadığı bu hayali insan hayatında, siyasalın dışında bırakılmış sosyal bilimleri destekleyen anlamsız fikirler yaratmadan siyaseti de kendi yerine- siyasetle angaje olmuş yazarların yapmak isteyeceği gibi döndüremeyiz. Kültürü, ekonomiyi, bölgeyi, ulusu, toplumu ve polis e alternatif olarak üretilen diğer ulaşımların dışında ‘devleti’ (bazılarının yapmakta şüphe duymayacağı gibi) siyasal müdahalenin dışında bırakamayız. Sonuç olarak, siyaset kaçınılmazdır, fakat entelektüel geleneğin halan daha siyasetin belli bir tarafından kararlaştırılıyor oluşundan onu yazmanın ya da düşünmenin bu kadar zor oluşu tasadüf değildir.

          Sonuçta, siyaset sosyolojisi sadece eylem sorunlarını – siyasal sorular- daha sonra kararlaştırılacağı doğallaştırmış düşünceler sunabilir. Diğer disiplinler (ve disiplinler arası) aynı etkiyi analize eder: özellikle siyasal analiz sonsuz ertelemenin konusudur. Tutum takınmak, bağlılık ilan etmek ya da ironik bir yorumda bulunmak siyasal analiz geliştirmekle aynı şey değildir. Siyasal olarak üzerinde durmadığımız müdahaleler, hâkim olan akademik anlayışla insan olasılığının doğallaştırılarak hesaplanmasına karşılıktır. Demokrasinin derinleşmesinin beklendiği bu çağda bu yeterli değildir. Demokrasi hangi anlama gelirse gelsin, insanların bir zamanlar hükümetin masum öznesiyken şimdi kendi kaderlerinin ajanları olarak ortaya çıkması bağlamında, siyasal sorumluluğun genişlemesini zorunlu kılmaktadır. Siyasal aktörler, ne yaptıklarını düşünme ihtiyacındadırlar[6] ve kendi eylemlerinin sorumluluğunu almaları gerekir. Eğer sosyal bilimlerin iki yüzyılından bir şeyler öğrendiysek, o en masum görünen, siyaset dışı bırakılan aktiviteler- çocuklarımızı yetiştiren, ev atıklarımızı ortadan kaldıran, ihtiyacımız olanları satın alan, güvenliğimizi sağlayan- çok geniş siyasal etkilere sahip olabilir. Buradan hareketle, sorumlu siyasal özneler olabilmek için,hayatımızı bit bütün olarak düşünmeli, yaptıklarımızı diğerlerinin davranışlarıyla bağdaştırmalı ve bireysel ve kolektif sorumluluklarımızı göz önünde bulundurmalıyız. Bunların hepsini iyi bir şekilde gerçekleştirmek tabii ki de kolay değil, kültürel yorumu, göstermelik ahlakı, düzmece bilimi siyasal analizin yerine koymaya devam ettiğimiz sürece de daha zor olacak.

Kentleşme siyasası olarak küreselleşme

Küresel kent sorusu bu konuları özellikle yardımcı olacak bir şekilde gündeme getirir. Bu küreselleşen kent yaşamının dünya siyasetini elle tutulur bir şekilde vermesindedir – ki bu form analitik olarak çeşitli perspektiflerden tanıdıktır. Mevcut disiplinlerin, kavramlara bu formla ulaşma çabasına çıkarttıkları zorluklara rağmen, kentsel analizde, yeni siyaset bilimi geliştirmede işe yarayacak kaynaklara sahibiz.

          Küresel kent konsepti tam olarak benzer disiplinler olan kent coğrafyası ve kent sosyolojisinde geliştirildi (Friedmann and Wolf, 1982; Knox and taylor, 1995).  Mekânsal belirleme insan ilişkilerine içkin görüldüğü için, coğrafya uzun bir süre en az saygı gösterilen sosyal bilim oldu. Kent sosyolojisi, çoğunlukla modern toplumlarda önemli olanın kent olması ve bu özelliğin odağının analitik sorunun öneminden kaçar gözükmesi sebebiyle bayağı bir çalışma olmuştur. Bu bağlamda, küresel kent konsepti her iki disiplin için öneme sahiptir çünkü o (küresel kent), kentte belirli bir toplumun bağlarını kıran bir mekânsal form olduğunu ileri sürer. Küreselleşmiş kent sistemi içerisinde kentlerin hiyerarşisini analiz ederek ve zirmedeki komuta merkezlerine –özellikle Londra, New York ve Tokyo (Sassen, 1991) özel bir ilgi vererek, sosyal gücün gelişmesi ve oluşmasının yeni yollarının analizi mümkün gibi gözükmektedir. Bu mekânsal bilimlerin statüsünü yükseltir. Diğer yandan, sosyologlar ve tarihçiler kenti eski yerine koymağı  ‘küreselleşme’ konseptine tercih etmektedirler- bu onları kentsel gelişim hareketleriyle ilişkilendirmeden sadece kültürel ve ekonomik ilişkilere bakmayı sağlayan gevşek bir formülasyondur. Sosyoloji bu disiplini siyaset bilimi ve ekonomi arasında dezavantajlı bir yere koyduğundan, küresel teorisindeki eksikliği sebebiyle bir miktar mahcuptur (Robertson, 1992; Waters, 1995). Sonradan gelen disiplinler devlet sistemi ve piyasayı dünya düzeni içerisinde sırasıyla açıklamıştır. Modernlik, ya da daha radikal versiyonlarıyla kapitalizm, küresele en benzer sosyolojik konsept olmuş,  fakat şimdinin dinamiklerini belirlemekten ziyade daha çok şimdiye kadar olan geçişi analiz etmede daha faydalı olmuştur. Bu mekânsal bilimlere, küresel kent teorisi içerisinde bir nevi intikam alma yolunu açmıştır.

          Ne yazık ki küresel kentin mevcut analizleri dikkatimizi emir ve komuta merkezlerine odaklama eğiliminde ve küresel düzeni bir nevi dünya sistemi olarak düşünmemizi teşvik etmektedir. Hiyerarşinin kavramları, merkezi oluş, sistematiklik acımasızca egemenlik fikrine yönlendirir, bu fikir dünyanın bir noktadan yönetilebileceği ya da organize edilebileceğidir (yönetiliyor, organize ediliyordur). Bu nokta, devlet ya da kraldan ziyade kent olarak anlaşılmalıdır fakat mekânsal imgelem yürürlüğe girdiğinden beri bu çok büyük bir ilerleme değildir. Coğrafya literatüründe başka bir yerde, mekânsal imgelem sorgulanmaktadır (bkz. Özellikle Lefebvre, 1991; Massey, 1994; Soja, 1996; ve Benner, 1998). Küresel kentin analizinde, daha karmaşık mekân algısı getirmek zaruridir. Mekânsal ve zamansalın birinin boyutları olduğunun farkına varmak önemlidir yani coğrafi ve tarihi analizlerin ayrımı kesinlikle savunulamaz. Küresel kent konsepti bizi yerel (kent) ve küresel; ekonomik ve sosyal; kültürel ve siyasal; statik (yapılar, sistemler, mekânlar) ve dinamik (akımlar ve zaman) arasındaki bir takım eski ayrımları terk etmeye davet eder. Buna rağmen, eğer ontolojik varsayımlarımızda özenli olmazsak bu ayrımlar tekrar ileri sürülmeye (küresel kent literatüründe, araştırmacıların kentleri birbirleriyle oranlama eğiliminde olduklarında) hazırdır.

          Mevcut siyaset bilimi disiplini içinde, küresel kent konsepti; uluslararası ilişkilerin realist tarifinde, zaten güçlü bir küresel teori olduğundan, nispeten küçük nüfuzludur (Walker, 1993). Bu tarif, , geleneksel mekânsal imgeleme derinden bağlıdır. Devletler nihayetinde, fazilet haline gelen kendi tekelindeki aşırı gücü, popüler sadakat üzerindeki kontrolleri; ekonomik, kültürel, dini sosyal ve diğer siyasal kurumlar üzerindeki yasal üstünlükleriyle küresel ilişkilerdeki dominant aktör olduğunu ileri sürer. Bazıları devletin gözüktüğü gibi dominant olmadığını ileri sürebilir (ve gerçekten de bu, uluslararası ilişkilere yapılan güncel yorumların ana temasını oluşturur, bkz. örnek olarak Ruggie, 1993; Sassen, 1996). Diğer yandan, eğer belediyeler küresel kentin (ya da küresel kentlerin) dayanması gereken siyasal organizasyonlarsa, devletin gücünü nasıl karşılayacakları belli değildir. Belediyeler geleneksel olarak egemenlik otoritesini dağıtan minyatür devletler olarak algılanmıştır. Model aldıkları organizasyonlar kendi kontrollerini kaybetmişken, böylesi sadeleştirilmiş, minyatür devletler nasıl efektif olurlar? Yükselen popüler bir fikir olarak ortaya çıkan sivil toplum, farklı ülkelerden insanları bir araya getirmektedir (bkz. örnek olarak Lipschutz ve Mayer, 1996). Fakat dünya siyasetini sivil toplum üzerinden kavramlaştırmak, benzer bir formu farklı ölçekte basitçe projelendirmektir (kıyasla Shaw, 1994; ve Walker, 1994). Küresel yönetim üzerindeki güncel spekülasyonlarda da benzeri olmaktadır (bkz. örnek olarak Held, 1995 ve Linklater, 1998). Dünya siyaseti hakkında farklı düşünmek fevkalade zordur çünkü hükümetin oluştuğu ve siyasalın ilişkili olduğu bir merkez fikrine oldukça alışkınız.

          Devlet siteminin tarihsel olarak özel olduğu dahası ekonomik, sosyal, kültürel ya da askeri koşulların bir etkisiyle oluşan bir form olduğunu ileri süren düzenli olarak büyüyen bir literatür var (kıyasla McNeill, 1986; Braudel, 1984; Giddens 1985; Mann 1986; 1994; Rosenberg, 1994). Bu analiz biçiminin uzun bir geçmişi vardır. Örnek vermek gerekirse, Marx ve Weber’de bulunabilir. Bu analiz biçiminin faydaları ne olursa olsun, siyaseti dar ve tehlikeli bir alana koyma eğilimindedir. Mevcut kurumları, sosyal koşulların bir etkisi olarak açıklamada, yaygın yorum dünyanın bizim arkamızda gelişen bir şey olarak (üretim ilişkileri, dini duyarlılık, ulaşılabilir askeri teknolojiler ve diğerleri de dâhil edilerek) sunulmasıdır. İsa’yı çarmıha gerenler gibi, ne yapmadığımızı biliyorduk. Fakat bu koşullar altında siyaset hangi yere sahip olabilir? Sosyal bilimler doğrultusunda Weberci/Marxist yanıt, bir yandan, doğal düzeni (ve buna bağlı olarak uyum sağlamamızı), diğer yandan inatçı olana şiddetli bir müdahale ihtimalinin olduğunu anlamamızı sağlar. Bu nedenle, sosyal bilimlerin doğallığı ile siyasetin yerine geçen şiddet arasında gizli bir suç ortaklığı vardır. Uluslararası ilişkilerin realist teorisi bize, devlet liderlerinin şiddetin kullanımına sistemin mantığınca bağlı olduğunu anlatır. Neo- klasik ekonomi, acımasız rekabetçi ekonomi mantığına benzer bir düşünce önerir. Kültürel farklılıklara ilişkin hikâyeler de- şimdi Balkanlarla ilgili anlatılanlar gibi- benzer mantığa sahiptir. İma edilen her zaman için alternatifi olmayan doğal düzendir. Siyaset temel öneme sahip her hangi bir şeyni değiştiremez ve şiddet şiddetin dizginlenmesi için gereklidir. Bu düşünce şekli, sosyal bilimsel yaklaşıma içkindir. Erken dönemde bu yaklaşımı Marxist ve Fabiyenizm’le tanımlayabilirdik ancak şimdi neo- liberalizm ve ılımlı muhafazakârlık temel söylemleridir (kıyasla Gill, 1995).

          Kente odaklanmadaki nokta, sosyal bilimsel kategoriden uzaklaşarak, siyasal algıyı geri kazanma umududur. Teklif ettiğim biçimde kullanıldığında, kent hem mekânsal hem de geçici kategoridir- coğrafi ve tarihsel olarak. Orijinal algı,  bir yana kenti diğer yana kırsalı ya da doğalı koyarak bir fark belirtir. İki ya da üç boyutlu olarak her an haritalanabilir. Diğer yandan, kent kökleri antik uygarlıklara kadar uzanan,  küresel sistem içerisinde aslında kırsal ve doğal olanla çevrelenerek gelişimini takip eden tarihsel akımdır. Kentleşmenin bir hayat tarzı olarak hâkimiyeti coğrafi olarak gösterilebilir ve tarihsel olarak açıklanabilir. Kentleşmenin herhangi bir hayat tarzı olmadığını vurgulamak önemlidir, fakat insanların doğal ortamla doğrudan bağından git gide özgürleştirdiği ve çevrelerini kendileri için, kendilerinin inşa ettiği özel bir biçimdir. İyi bildiğimiz üzere, ikinci çevreler her zaman hoş değildir ve bunların yapımı doğal hayatın parametrelerince zorlanır. Bununla beraber, içinde yaşadığımız dünyanın giderek bizim yarattığımız bir şey olduğu ve özellikle yoğun yapı kümelerinden mevcut oluşu, kentleşmeyi daha öncekinden farklı bir yaşam tarzı yaptığı açıktır.

          Kentleşmeyi bu şekilde düşünmek, bizi onun siyasal anlayışına yaklaştırır, süreçteki vurgu vasıtasıyla içinde yaşadığımız dünyayı yaratırız. Burada Aristocu bir yankı vardır. Aristo’nun Politika’da dikkate aldıkları aslında siyasetin en temel sorularıdır –onu en çok yapısal sorular ilgilendirmiştir- insan ihtiyaçlarını en iyi idare edecek şekilde polisin üretilmesi ve devam ettirilebilmesi sorunuyla alakalıdır. Polisin kurucularının dayanağı, kendini idame ettirebilen yeni bir yaşam yaratmaktı. Gerçek siyasal konular her zaman bu kurucu ve ayakta tutucu problemlerdir. Önemli olan, Polisin kentleşmenin bir yaşam biçimi organizasyonu olarak kent biçiminde algılanmasıydı. Kentleşme kendini bilen bir hale geldikçe, tam anlamıyla siyasallaştı. Kentin siyasal organizasyonu, zirai, pastoral ya da avcı- toplayıcı hayattan bağımsızlığı ilan etmesi, az ya da çok kendi amaçlarına uygun, kendi yapay çevrelerini inşa etmesi ve bunu sürdürebilmesidir. Bazı ekolojist ve dini düşünürler gibi, böyle bir isteğin kendini beğenmişliğin bir işareti olduğuna ve insanların, kentleşmenin mantıki sınırlarını zorlarlarsa kendi kendilerini yok etmeye eğimli olduğuna inanabiliriz.  Kentleşmenin küresel olduğunu inkâr etmek her ne kadar zor olsa da, gelgelelim kırsal ve doğal olan hızlıca kent parkı statüsüne indirilebilmektedir.

          On dokuzuncu ve yirminci yüzyıl sosyal bilimleri kentleşmeyi diğer sebeplerle yaptığımız şeylerin amaçlanmamış sonuçları olduğunu düşünmemizi teşvik etmektedir. Böylece, kentleşme doğal açıklamalara duyarlı hale gelir. Kentin siyasallaşmış algısı sorumluluklarımızdan kaçmayı reddetmeye yönlendirir. Tam da Aristo’nun Atina’yı kurduğu gibi, kimsenin dünyayı olduğu gibi planlamadığı doğrudur. Bununla birlikte, içinde yaşadığımız dünya çoğunlukla bizim yapımımızdır ve onu günlük rutinimiz içinde sürdürürüz. Atinalıların Atina için aldığı sorumluluk gibi, dünya için sorumluluk almak, bir yaşam tarzı olarak kentleşme için sorumluluk almaktır. Bu küresel kenti –bir yaşam biçimi olarak- insanların yarattığı ve sürdürmeye devam ettiği siyasal bir düzeni anlama girişimi manasına gelir. Olanı takdir etmek için, siyasal düzenin egemenlik prensibine uygunluğu fikrinden vazgeçmeliyiz. İkincil fikir bizi, mevcut bir egemenlik olmaması halinde gerçek bir siyasal düzenin de olmayacağını düşünmeye teşvik eder. Kentleşme, egemenliğe boyun eğmediği sürece, apolitik gözükür. Fakat bu görüşünü gerçeklemek vahim bir teori hatasıdır. Egemenlik var olduğu alanda, her zaman sınırlandırılmış[7] ve siyasi talep biçiminde var olacaktır (Magnusson, 2000). Bu iddia asla kabul edilemez, bu sebeple egemenlik çelişkili bir biçimde her zaman kısıtlıdır. Küresel kentin daha geniş siyasetinde, egemenlik talepleri daha az öneme sahip olmayan diğer siyasi taleplerin dışında gözükür- hak talepleri, mülkiyet talepleri, bilgi talepleri, kimlik talepleri ve diğerleri. Siyasal olarak itiraz edilen oldukça açıktır, her hangi biri için mevcut hayatta yeni bir problem tanımlamak ve temel değişiklikler talep etmek her zaman ihtimal dâhilindedir. ‘Yeni’ sosyal akımlar her zaman bununla ilgilidir.

          Eğer kentleşmek, kendi çevremizi yaratma ve sürdürme anlamına geliyorsa- doğal dünyada insani amaçlarımıza uyumlu bir yer- kentleşme siyasası bu yaratı ve sürdürme sürecinin sorgulanması eylemidir. Yaptıklarımızın sorumluluğunu üstlendiğimiz sürece, siyasal olarak bağlı hale geliriz ve daha geniş bağlamda bu bağlanma kentleşme fenomenidir.

          Kentleşme doktrinini dikkate almak için duraklamaya değer. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, ‘bir yaşam biçimi olarak kentleşme’ Wirth’ ten gelir (1938). Kentleşmeyi sanayileşme ve kapitalizmle karşılaştırmış, fenomenin sosyolojik anlayışa başvurmuştur. Fakat o, siyasal sebeplere değil sosyal sebeplere bakan bir sosyal bilimciydi. Yöneldiği doğalcılık, sonuçta Manuel Castells (1977, ayrıca bkz Smith, 1979, s. 1-48) gibi neo- Marxistler tarafından eleştirilmesine sebep olmuştu. Castells, kentleşmeyi kapitalizme içkin sınıf ilişkilerinin bir sonucu olarak yeniden düşünme eğilimindedir. Bu fikir onu kapitalizme bir direniş olarak ‘kentsel sosyal hareketler’ fikrine götürmüştür. Fikri o zamandan bu yana, David Harvey’ le birlikte yaptığı analizle ilhamlanmış, kritik öneme sahip kentsel ekonomi politik analizine (1982; 1996) evrilmiştir. Castells ve diğerleri bir şekilde Wirth’ ün orijinal analizini radikalleştirmeye ve siyasallaştırmaya çalışmaktadır. Fakat böyle yaparak, Wirth’ ün orijinal pozisyonunu geri plana attılar. Bu anlayışı geri kazandırmak için, onu sadece antik Yunan’ın siyaset kavramındaki mevcut eylemlerle değil (Arendt, 1961), aynı zamanda mevcut düzeni sorgulayacak modern sosyal akımlarla da ilişkilendirmeliyiz (Tarrow, 1994).

          Bir anlamda, sosyal akım polis’ in modern karşılığıdır. Eğer Polis çok eski yerleşik halkına bir anlamda kimlik ve amaç ve bu kimlik ve amacı birlikte hareket edebilmelerine olanak sağlayarak daha ileriye taşıyabilecekleri kolektif bir yapı teklif etseydi, çağdaş sosyal hareketlere benzer bir şey olurdu. Aradaki önemli fark, hareketin belirli bir yerle bağlantılı olmasının gerekmediğidir. Hareket, dünyanın her yerine gidebilir (Magnusson, 1997). Bu bakımdan, bir yaşam biçimi olarak kentleşmeye benzer. Belirli şehirler, yaşam alanları, taşımacılık yöntemleri, kültürel ifade formları ve ekonomik aktivite yöntemleri bu yaşam biçimiyle birlikte kurulabilir fakat bu sabitler her zaman değişkendir. Kentleşme, hareketler, değişkenler ve hareketlilikle karakterize edilmiştir. Küresel kent yeni ihtimallerin sürekli keşfediliyor olması sebebiyle asla tamamlanmaz. Bu yüzden, kentleşme politikaları, diğer sosyal hareketlere olan benzerliği bakımından hareket siyasasıdır. Bundan hareketle, kentleşme bir nevi sosyal hareket gibi düşünülebilir mi?

          Wirth’ ün yaptı gibi kente bir doktrin atamak[8], böyle bir ihtimali ileri sürmektir. Şimdi olduğu gibi, doktrin insanların siyasal eylemlerini belirli bir amaca yönelik hareket olarak düzenleyen ideolojik bir yapı olarak algılanabilir. Kentleşmenin amacını açıkça belirtmek kolay değildir, ancak yukarıdaki analizler doğruysa kentleşmeyi insan hayatını bağımsızlaştırma çabası olarak tanımlayabiliriz –ki bu, insanları tabii oluşlarının kısıtlarından özgürleştirmektir. Bu isteğin birçok yönü vardır ve daimi revizyona tabidir, fakat bu bağlamda kentleşmenin geniş bir siyasal ajandayla ilişkilendirildiğini anlayabiliriz kentleşmenin mekânı, coğrafyacıların ve sosyologların kullanma eğiliminde olduğu anlamda olmamakla beraber, küresel kentin de mekânıdır. Küresel kent New York ya da Tokyo gibi belirlim bir alan değildir. Daha ziyade, bir yaşam biçimi olarak kentleşmedir.  Buradaki argüman, bu yaşam biçiminin, kendimizi siyasal olarak örgütlemenin bir yolu olduğu fikrini öğrenmemizdir. Bu perspektiften, kentleşme birbiri içinde siyasal hipermekânı yapılandıran, ortaya çıkan diğer sosyal hareketlerle benzer kapsayıcı bir sosyal hareketin ortaya çıkmasıdır.

          Her önemli sosyal hareket, kendi siyasal mekân yaratır.  ‘Biz ve onları’, ‘burayı ve orayı’, ‘önce ve şimdiyi’ tanımlar. Dâhil olanlar için bir kimlik inşa eder ve hedefler belirler ve böylece eylemleri için bir yol belirler. Bu yol hem mekânsal hem de geçici niteliktedir: buradayız ve orada olmak istiyoruz, buyduk ve o olmak istedik. Hareketin tanımladığı siyasal mekân, başarılı olmak için eylem yapılacak olan bölgedir.  Düşmanları, kullanımlarında olan belirli güçlerle birlikte, o bölgedeki belirli yerlerde belirir. Arkadaşları ve muhtemel destekçileri, hareketin taktiksel kapasitesi ve stratejik amaçları doğrultusunda geliştirilecek ve sevk edilecek güçlerle birlikte diğer bölgelerdedir. Eylem alanı kararlar alındıysa belirlenmelidir, fakat o alanı, tarihsel süreçte nasıl üretildiğini–ve bilhassa nasıl değişebileceğini- anlamadan belirlemek imkânsızdır. Bir harekete ayrılmış siyasal mekân, eylem için bir mekân özelliği taşıyorsa, geçici olarak yorumlanmaktadır. Sonuç olarak, hareket kendi eylemi için mekânsal ve zamansal olarak keşfedilebilir olandan oluşur, kendi çabasının nerede ve nasıl olacağı. Sosyalizm, feminizm, çevrecilik gibi hareketler – bunlardan önceki liberalizm, seküler hümanizm, bilimsel rasyonellik gibi- dostlar ve düşmanlar, geçmiş ve gelecek, vatan ve gurbet, fırsatlar ve tehditlerin epey farklı olduğu kendi dünyalarını oluştururlar. Her hareketin aynı modeli uygulayacağını varsaymak hata olur.

          Kentleşme, daha kompleks bir siyasal mekânda oluşan arkitektonik hareket olması sebebiyle farklılık gösterir. Kent zıt etkilerle bağlantılıdır: bir yanda insan başarısı, ifadesi, kontağının heyecanı, diğer yandan insan aktivitesinin bireysel, sosyal yaşamla ve doğayla olan ilişkisinin dehşeti. Bu yüzden, kent nadiren kesin bir ideal tavır koyar. Daha çok, amaçlarımız doğrultusunda sarf ettiğimiz eforun sonucu bir yaşam biçimidir. Bu bağlamda farklı amaçlar, farklı sosyal hareketlerle ifade edilir; kent bu amaçların ve daha genel olarak bunları etkileyen eylemlerin birliğinden oluşur. Kapitalizm ve devletçilik gibi açıkça insan eyleminin mekân ve zamanını temel yollardan yeniden şekillendiren gerçekten güçlü hareketlerin izi modern dönemin başına kadar sürülebilir. Kapitalizm ve devletçilik – ki bazıları seküler hümanizmin, bilimsel rasyonelliğin ve siyasi liberalizmin ideolojik birliğini de ekleyebilir- bir yaşam biçimi olarak kentleşmede ortaya çıkan ve güncel kentleşmeye en önemli karakteristiğini kazandıran son derece önemli sosyal hareketler olarak gözükür. Diğer soysal hareketlerin çoğu, bu hegemonik hareketlere verdikleri reaksiyonlar bağlamında anlaşılabilir.

Bir yaşam biçimi olarak kentleşmenin hipermekânı

Başka bir yerde, kentleşme ve diğer sosyal hareketler arasında ‘hipermekânı’ üzerinden bağlantı kurmanın anlamlı olabileceğini ileri sürmüştüm (Magnusson, 1996). Bu kavramı, uzayın dört değil de on boyutlu olduğunu söyleyen güncel fizikteki hâkim teoriden almıştım. Bu teoriye göre, dört boyutlu yaşadığımız günlük yaşadığımız dünyamız, aslında bir nevi devasa, genişleyen altı boyutlu küçük bir topun yüzeyine eklenmiştir. Diğer altı boyutun kanıtı şüphe yoktur ki, hipotez oluşturmadan, evrenin diğer dört temel gücüyle ilişkilendirmeden anlamlandıramayız. Fiziğin bu çok boyutlu ‘hipermekânı’ kavramının direk olarak bizim sosyal varlığımızın analizine uygulanabileceğini varsaymak hatalı olur- peki bu ne anlama gelir? –bu fizik teorisinden önemli iki fikir türetilebilir. İlkinde, dışarda kalanın fark edilemediği ayrı mekânsal alanlar olabilir. İkincisi, dışarıda kalanın referansının hariç tutularak, içeride olanın muğlak olduğudur. Bu fikirleri sosyal hareketlere uygulayabiliriz. Diğer yandan her sosyal hareket, kimliğini belirterek (işçiler, kadınlar, ya da her neyse), uygun bir tarih geliştirerek, coğrafi olarak konumlandırarak kendi siyasal mekânını yaratır. Sonuç olarak, iki hareketin tam olarak aynı siyasal mekânı paylaşması ve bir diğeri üzerinden geleceğini ya da çöküşü dersini çıkarması mümkün değildir. Buna karşın,  her hareketin mekânın dışsallığınca karakterize edilen değişkenleri vardır. Bir hareket, siyasal mekâna öylece istediği karakteri veremez; bu dışarıda olup bitene bağlıdır. Eğer yukarıdaki analiz doğruysa, ‘dışarda’ kalan en iyi ‘küresel kent’ içinde okunabilir –bir yaşam biçimi olarak kentleşmenin hipermekânı.

          Tartışmaya açık bir şekilde, geliştirdiğim kentleşme kavramı eski modernlik teorilerine fonksiyonel denklik gösterir. Neticede,  antik ve modern, ya da sonra, geleneksel ve modern arasındaki fark aracılığıyla, batılı düşünürler Rönesans sonrası Avrupa’yı önceden olanlarla, dışarıda olandan ayırarak anlamlandırmaya başladılar. Modern olan aslında dört boyutludur; mekân- zaman konsepti dönüşümdeki önem ve zamanı açıklamaya hedefleyerek hareketlenir. Öyle ya da böyle, şu an konsept bugüncü ve etnik merkezli batı emperyalizminin varsayımlarıyla doludur. Post- modernizmin güncel cazibesi, entelektüellerin miras aldıkları geleneksel modernizmin ilerisini düşünme girişiminin başarısızlığından kaynaklanmaktadır. Fakat post- modernizmin sorgulanması gereken mekân-zaman varsayımını basbayağı doğrular (önceden moderndik, fakat şimdi post- moderniz). Eğer bu çerçeveyi kırmak istiyorsak, yaşamlarımızı tekrar aynı tarih ve coğrafyanın kısıtlamadığı bir yoldan düşünmeliyiz. Bir yaşam biçimi olarak kentleşme kavramı basitçe Avrupa’yla ve 1492’den beri olan etkileriyle tanımlanamaz. Aksine, bu yaşam biçimi binlerce yıldır dünyanın farklı yerlerinde çeşitli şekiller almıştır. Bu döneme özgü olan, gelişen küresel kent bağlamında farklı kentleşme biçimlerinin birbiriyle entegre olmasıdır.

          Güncel küresel kentin bazı bileşenlerinin – uzun ticaret yolları, evrensel dinler- iki bin yıl kadar öncesine dayandığını anlamak zor değildir (Times Atlas, 1993, s. 70-3).  Fakat dünya belirli bölgelerle ve dünyanın geri kalanından izole edilmiş- kuzey, güney ve orta Amerika anakarası, güney Afrika, Avustralya, Antarktika- bazı bölgelere ayrılmıştır. Her halükarda, kentleşmenin hâkimiyeti diğer yaşam biçimleriyle olan ilişkisi bir bütün olmaktan uzaktır. Sözde ‘Modern dönem’ de Avrupa yayılmacılığının uzun solukluluğuyla, dünyanın birçok yerinden bölgeler birbirleriyle sıkıca entegre olmuş ve kentleşme her yerde hâkim olmuştur. Aslında, Afrika, Asya ve Latin Amerika’da ki birçok ülke son dönemlerde kentleşmiştir. Bu süreç her ne kadar tamamlanmamış olsa da, kendini tamamlayıncaya kadar devam edeceğine dair belirtiler vardır. Kırsalda aç kalmak istemeyen insanlar, kentin refahına katılmak için artık ne yapmaları gerektiğinin farkındalar.

          Bunun tarihsel kaçınılmazlık teorisini tekrar başlatmak olmadığını da söylenmeli. Yaşadığımız dünyayı şekillendiren siyasi seçimler olarak adlandırmak daha doğru olacaktır. Ulusal hükümetler, uluslararası ajanslar ve büyük işbirliklerince alınan kararlara siyasal karakter atamaya alıştık. Bir köylünün, kente taşınma kararının siyasal olduğunu düşünmekte biraz problem yaşıyoruz. Fakat başka nasıl bir karar olabilir? Sosyal ve kültürel arzularla değilse, basitçe ekonomik bir hareket değildir. Dahası, bir çeşit siyasal topluluğun diğerinin lehinde reddedilmesini içerir. Bu sayısız siyasal seçeneklerin toplamı bütün bir dünya için muazzam bir sonuçtur. İnsanları, yaptıkları seçimlerin sorumlusu saymak bu seçeneklerin vahim gereklilikler tarafından zorlandığından, imkânsız değilse de zordur. Belirli bir mesafeden, küresel kentin çoğunluğa kötü seçenekler sunduğu ve diğerlerine kendi istekleri doğrultusunda kullanabilecekleri muazzam bir güç verecek şekilde yönetildiğini görebiliriz. Küresel kent, âdem-i merkezileşmiş olabilir fakat bu hiçbir şekilde siyasal organizasyondan kaynaklı değildir. Doğrusunu söylemek gerekirse, dünyanın daha demokratik bir hale geldiği iddiası, demokrasinin olağanüstü dar bir anlayışına bağlıdır ki bu devletin normal insan ilişkilerini yönettiği illüzyonuna bağlıdır.

          Güncel dünyanın siyasi örgütlenmesini anlamak istiyorsak, yaşadığımız şehirlere bakmamız öğütlenir. Bu kentler, küresel kentte değil fakat kendi yerel ve bölgesel örgütlenmelerinde küresel düzenin birçok özelliğini taklit ederler. Kent yönetimi çalışanlar, kent ilişkilerinde egemenliğin bir illüzyon olduğunu size itinayla anlatacaktır. Tabi ki, kentler üzerinde otorite iddia eden ve kent ilişkilerine düzenli olarak müdahale eden devletler olabilir, fakat devletlerin istedikleri düzenlemeyi yapabilme kapasitelerinin limitli olduğu ortadadır.

          Aslında, devlet otoritesi yerele yayılmış gözükür, tanıdık analitik sınırlar üzerinde, ajanslar şaşırtıcı bir şekilde birbiriyle çakışan biçimde yayılır. Yerel elitin temsilcisi olduğu bir yönetim kurulu, topluluktan bağış toplayacak bir vekil, gönüllülerden oluşan bir öz ve profesyonel çalışanlar ve müşteri gruplarına danışmanlık için ayrıntılı bir prosedür dizisi, daha geniş bir toplumun üyelerini etkileyen, devlet tarafından finanse edilen bir yardım kuruluşunu göz önüne alalım. Bu sivil toplumun mu yoksa devletin mi bir kuruluşudur? Ekonomik, sosyal, siyasal ya da kültürel midir? Ya da tüm bunlar kendiliğinden midir? Bu örnekte yaşadığımız muğlaklık tipiktir: hiçbir yerel toplum içinde alınan siyasal karar, devlet merkezli sosyal bilimlerin kategorilerine uygun gözükmüyor. Somut analizler bizi yeni kategorileri keşfetmeye zorluyor.

          Yeni keşiflerden biri ‘metropol’dür. Yaklaşık bir yüzyıl önce metropol fikri şehir sınırları – ilgili belediye ya da yoğun inşa merkezi- ve çevreleyen banliyöler arasındaki farkı anlamlandırılmak için benimsendi. Banliyö ve kırsal kesim arasındaki fark bulanıklaştıkça, insanlar metropol kentsel etkinin daha geniş alana yayılmış hali olarak bahsetmeye başladılar. Yoğun nüfuslu alanlarda bir metropolün diğeriyle çakıştığının fark edildiği andan itibaren, analitik ve idari amaçlarla keyfi ayrımlar yapıldı. Daha yaygın kentsel sistemlerin bir süredir ulusal ve uluslararası olduğu git gide fark edildi. Metropole ilişkin en açık gerçek, hem merkezcil hem de eylemi kendisine doğru çeken ve dışa döndüren merkezkaçtır böylece her metropol diğerleriyle oldukça karmaşık yollarla etkileşir. Her iki metropol de kendine yetiyorsa ve ulusal sınır gibi etkenler etkileşim biçimini sadece görece etkiliyorsa; bu ikisi arasındaki ilişki anlaşılamaz. Her metropol, siyasal otoritenin içerideki dağılımınca –kısmen coğrafi, kısman fonksiyonel- karakterize olur fakat sonunda çok daha karmaşıktır. Bu dağılım devlet ve sivil toplum, kamu ve özel, ulusal ve uluslararası arasında muntazam bir ayrıma riayet etmez.

          Benzer bir muğlaklık, belediyenin eski fikrinde de örtülüdür. Belediyelerin tarihi orta çağa, egemenliğin bireysel ve siyasal kimliği henüz bir ilke olarak belirlemediği bir zamana dayanır. Belediye bir nevi polistir fakat özerk değildir. Devletin bir organı olarak kabul edilmiş, lakin her zaman sivil toplumun da içinde olmuştur. Bir korporasyonun yasal statüsüne sahip olması şaşırtıcı değildir: egemenliği olmayan yapay bir kişi.  Her ne kadar analizciler bazen belediyelere minyatür devletlermiş gibi davransalar da, böyle bir analitik strateji asla işe yaramaz, çünkü belediyeler bağımsız[9] değillerdir. Belediye kısıtlı bir mekândır. Paradigmatik olabilir. Modern (ya da post- modern) kimlikler giderek daha geçirgen, karmaşık ve muğlaktır. Eğer kişisel olan siyasal ve siyasal olan kişiselse, belediye bizim durumumuzun sembolüdür. Kısıtlıdır, fakat asla bağımsız değildir: her zaman kendi ötesindedir, fakat buna rağmen oldukça mahallidir.  Küresel ekonomiyle ilişkilerinde devlet olarak adlandırdığımız yapılar önemli ölçüde belediyelere benzemekte ve küresel ölçekte belediye siyasal yapısını kopyalamaktadır.

          Öyleyse, bazıları küresel analizlerin neden kapitalizm başlığı altında ilerlememesi gerektiğini merak edebilir. Liberal demokrasilerin zaferi olarak adlandırılan açıkça kapitalizmin zaferidir ve eğer bir dünya düzeni varsa, bu günümüzde açıkça kapitalist bir dünya düzenidir. Şimdi sahip olduğumuz küresel ekonomi her hangi bir ekonomi değildir: Avrupa feodalizminin rahminden ortaya çıkmış, Avrupa emperyalizmi bağlamında dünya ölçeğinde kurulmuştur. Marxizmi bir kez artıklarından sıyırdığımızda –özellikle Marx’ ın kendi yazımlarında bulduğumuz- çağdaş dünya düzeninin dâhiyane tarihsel-coğrafi analizi tartışılabilir (Harvey, 1982; 1996). Dahası, Marxist teoride dünyanın olduğu şekle neden ve nasıl evrildiğini anlamımıza yardımcı olacak (en azından geçmişe bakışı sağlayacak) kapitalizmin örgütsel ilkeleri –dünya düzeninin çekirdek sistemi –bulunabilir. Marx’ dan aldığımızdan daha iyi bir Sovyetler Birliği çöküşü analizini alabilir miyiz? Mevcut üretim sisteminin kabuğunu kırarak Rusya’nın ekonomisini geliştiren Sovyet planlama sistemi değil miydi? Eğer Marxist analizi yirminci yüzyılın ütopyacı sosyalistlerine- bunların arasında Lenin, Attle ve Blair’ı sayabiliriz- acımasızla uygulayarak tekrar canlandırabilirsek, dünyanın merkezine kapitalizm fenomeninin konduğunu ikna etmemiz mümkün olabilir.

          Kapital, doğal (ya da en azından apolitik) olarak etiketlenen ilişkileri siyasal olarak ortaya çıkarması bakımdan bir siyasal analiz başyapıtıdır. Marx’ın bu denli zekice yaptığı kapitalizmin bir siyasal sistem olarak nasıl çalıştığıdır. Sonraki tüm analizler onun bıraktığı yerden başlar. Diğer yanda, bir siyasi sitem olarak kapitalizmin analizinin, bağlı olduğumuz küresel siyasetin bize sadece bilmemiz gereken bir takım şeyi anlatabileceğinin bilincinde olmalıyız. Kendini kapitalizm fenomenin merkezine koymuş bir siyaset bilimi bazı açılardan, devlet merkezli siyaset biliminden üstün olabilir ama talihsiz egemenlik düşüncelerin birçoğunu da kopyalar. Dünyamızın belirleyici bir merkezi ilke edindiğini düşünmek bizi yanlış yönlendirebilir, biri doğal olarak idrak edilebilirken, diğeri siyasi emirleri doğrudan verecektir. Bunlar Marx’ ın yanıtladığı ve asla tam olarak kaçamadığı ekonomi-politik akımının varsayımlarıydı.

          Kapitalizmi modern sosyal hareketlerden biri gibi düşünmek yerine, daha kompleks bir siyasal mekân içerisinde konumlandırmalıyız. Bu mekân ne özellikle kapitalin mantığıyla ne de işçilerin ona verdiği tepkiyle tanımlanabilir. Mantıkla ölçülemez olan –dini anlayış, etnik nefret, feminist tutku ya da eko-merkezli kaygılar –ne basit bir şekilde dışsal ne de ikincildir. Bunu anlamak için, devletçilik gibi, kapitalizmin bizim bu şovun illüzyonun kendini tekrar üretmesine izin vermeden yanıtlamamız gereken bir egemenlik şovu olduğunun farkına varmalıyız.

          Vatandaşlığa ilişkin ilk karşılaştığımız gösteri, devlettir. Doğal egemenliği bireylere atfetme yoluyla siyasalı inşa eder. Hobbes’ un da korktuğu gibi böylesi bir doğal egemenlik tüm olası dünyaların en kötüsüne yol açabilir. Bu yüzden, devletlerin yapay egemenliği toplumsal düzen sonucu için gereklidir. Buna rağmen, etkilenen küresel düzenin birbirini dışlayan yapay egemenliklerin yeri olduğu ortaya çıkıyor: dolayısıyla farklı ölçeklerde şiddet problemiyle, düzensizliği yeniden üretiyor. Alınan görüşe göre, uygun vatandaşlık ve doğru siyaset devlet olma durumuna bağlıdır (Linklater, 1990). Kimlerin vatandaş olacağına devlet karar verir ve vatandaşlık pratiğinin yapılabileceği mekânlar tesis eder. Vatandaşlık, kendi özel sınırları dışında hangi sorumlulukların affedilebilir olduğu ilişkisini tanımlar. Siyasal sorumluluk devlet merkezlidir ve herkesin kendi yaşamından sorumlu olduğu bireysel sorumluluklardan böyle ayrılır. Bireysel ya da siyasi sorumluluk olarak atanamayan, bir şekilde herkesin sorumluluğunun ötesinde olandır.

Sonuç

Sosyal bilimlerin politikayla olan ilişkisini kesmek, insanı ilişkileri doğal olarak nitelendirmeyi ve aksi takdirde vatandaşlıkla sonuçlanacak sorumluluklardan kaçmayı mümkün kılar. Böylesi entelektüel uygulamalara hükmeden, egemenlik gösterilerini gerçek kabul edebiliriz. Küresel kenti siyasallaştırmak, bu gösterileri reddetmek ve asla anlayamayacağımız ve tamamen kontrol edemeyeceğimiz meselelerin sorumluluğunu kabul etmektir. Küresel kent, belirli bir metropolden daha özeksizdir. Tek bir egemenlik otoritesinin konusu değildir. İçinde kapitalizmle, bazılarının devletçilikle, diğerlerinin kabile milliyetçiliğiyle, kültürel emperyalizmle, dini tutuculuk ve benzerleri ile ilişkilendirebileceği birçok iktidar sistemi vardır. Eğer küresel kentin gelişmesinin bir sistemi varsa, kendi kendini organize eden bir sistem olarak takdir etmek daha kolaydır aksi kaos teorisidir. Yine de, bu teorileri bir analiz için esas kabul etmek doğallık içine bir kez daha geri çekilmektir. Siyasal bir analiz bizi bunun yerine daima kentin bizim yarattığımız ve olanların bizim sorumluluğumuz da olduğu sonucuna götürmelidir. Küresel kent hem bir toplanma yeri hem de olmak istediğimiz uğruna mücadele verdiğimiz yerdir ve sonunda yarattığımızın sorumluluğunu almaktan başka seçeneğimiz yoktur.


[1] Politicizing the Global City

[2] We need to cut off the king’s head: in political theory it has still has to be done.

[3] Şehir devlet

[4] Seeing ourselves politically

[5] Policiy Studies

[6] Sözcük öbeği Hannah Arendt’ten ödünç alınmış olup orijinali ‘ To think what they are doing’ şeklindedir.

[7] Ç.N: bölgeselleştirilmiş, yerelleştirilmiş anlamında

[8] Burada kastedilen, urbanın sonuna eklenen –ism’dir.

[9] Kendi kendine yeten (self-contained) anlamında.