Etiketler

, , , , , , ,

-Nisan ayında dokuzuncusu Afyon’da gerçekleşen Ulusal Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetmi Öğrencileri Kongresi’nde Yerel Yönetimler’le ilgili yaptığım sunumun tam metnidir.-

Yerel yönetim yapılanmaları ve bu yapılanmaların doğurduğu merkezi yönetim ve yerel yönetim ilişkilerinin toplumsal ilişkiler içerisinde oynadığı rol ele alınırken karşımıza çıkan kuramların çıkış noktası belli tarihselliğe ve coğrafyaya dayanmaktadır. Kuramlar arasında da bu farklılıklardan kaynaklanan belli ayrımlar söz konusudur. Temel olarak devlet kuramları çerçevesinde şekillenen yerel yönetim kuramlarını çoğulcu (pluralist), yönetimci (Weberci) ve sınıfsal (Marksist) paradigmalara oturtularak değerlendirilmektedir. Yerel yönetimler kuramlarının neredeyse tümü belli tarihsel bir dönem ve coğrafyadan yola çıkarak genelleme yoluyla soru(n)lara cevap getirmeye çalışırken zaman içerisinde çıktıkları coğrafyada ortaya çıkan yeni soru(n)lara dahi cevap getiremez hale gelmiştir. Bu yüzdendir ki, yerel yönetimler tartışmaları ele alınırken tarihsel süreç göz ardı edilmemeli, paradigmaların ışığında deneyimler tarihsel süreç içinde tahlil edilmelidir. Zamansal olarak yerel yönetimlere ilişkin yaklaşımı II. Dünya Savaşı sonrası Keynesyen refah devleti ve yaşanan ekonomik krizlere paralel olarak 70’lerde yükselişe geçen Yeni-Sağ anlayışı olarak sınıflandırmak faydalı olacaktır. Zamansal sınıflandırmanın ve yerel yönetim anlayışında görülen değişikliklerin Türkiye’deki karşılığını 30’lar 80’ler ve 2000li yıllarda yürürlülüğe giren yasalarda bulabiliriz. Belirtmek isterim ki bu bildiri sözü edilen yerel yönetimler yerel yönetim teşkilatlarından belediyelere atıfta bulunmaktadır. Bildirinin ilk iki bölümünde yerel yönetimler kuramsal ve zamansal yaklaşımla ele aldıktan sonra, üçüncü ve son bölümde yerellik, merkezilik, iş bölümü ve özerklik tartışmalarına genel çerçevede yer verilecektir.

***

Birey ve birey temelli alanları kendine çalışma alanı olarak alan çoğulcu paradigmada devlet, karar alma sürecinde karar vericinin kendisi olmaktan ziyade tarafsız bir hakem rolü üstlenir. Çoğulcu yaklaşıma göre yerel yönetimler başlı başına bir yönetim mekanizmasıyken, merkezileşmiş devletin rolü demokratik despotizmin önlenebilmesi adına reddedilir. Bu sayede bireyler kendi çıkarlarını en üst düzeyde tatmin edebilmek için rasyonel bir fayda-zarar hesabı yapacaktır ve herkes kendi faydasını gözettiğinde toplumsal faydaya da ulaşılmış olacaktır. Yani devlet politikaları belirli bir pazarlık sürecinin ardından oluşacaktır.  Giderek çeşitlenen ve sayısı artan gruplarla hiper-çoğunlukçu bir ortam sağlanacak; yerel yönetimler arabuluculuk ve tarafsız hakemlik görevinden, gruplar arası koordinasyonu sağlama görevine geçiş yapacaktır. Böylece, belirli ya da farklı gruplar birbirini bastırmadan bir iktidar yapısına ulaşabileceklerdir. Tüm bunlardan yola çıkarak, yerel yönetim söyleminin ardına bu kuramın durduğunu söyleyebiliriz, bu kurama göre hakim söylem; yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin ve demokrasinin doğru olduğu yönündedir.

Ne var ki, bu yaklaşım sosyo-ekonomik ve sınıfsal farklılıkları da göz ardı etmekte; her birey ve toplumun pazarlık sürecine aynı koşullar altında katılacağını varsaymakta ve aynı zamanda bu uzlaşı/pazarlık sürecini etkileyen çeşitli sınırlayıcı belirleyicinin varlığını da yok saymaktadır.

Kentselliğin sistematik teorisini oluşturan Weber’ in rolü, yerel ve merkez arasındaki ilişkinin dinamiklerini anlamamız bakımından da oldukça önem taşımaktadır. Bu kurama göre devlet, ulusal sınırlar içersinde meşru şiddeti tek başına elinde tutan bağımsız bir güç merkezidir. Bu sebeple de yerel yönetimler, merkezi yönetimin bu yetkisi sebebiyle güç yitimine uğrarlar bu her ne kadar özerkliklerinin ve özgünlüklerinin azalması anlamına gelse de aldıkları sorumluluğun kapsamını azaltmaz. Tarık Şengül “Kentsel Çelişki ve Siyaset Kapitalist Kentleşme Süreçlerinin Eleştirisi” adlı kitabında, yönetimci paradigmanın bu yaklaşımı içerisinde birbiriyle çelişen iki görüşün ortaya çıktığını öne sürmektedir (2009: 75). Birinci görüşe göre; merkez ve yerel arasındaki ilişki sorumlulukları paylaşan, işlevsel ve birbirini tamamlayan bir iş bölümüne dayanır. İkinci görüş ise, merkez ve yerel yönetim arasındaki bu ilişki sürecinde iş bölümünün kaçınılmaz olduğu fakat tamamlayıcı olmadığı yönündedir. Bu durum, bir yandan bürokrasi ile demokrasi arasındaki çelişkiyi ifade ederken, diğer yandan devletin içinde ortaya çıkan seçkinler arası çelişki olarak değerlendirilmektedir (Şengül, 2009:76).

Devleti, bağımsız bir güç olarak ele alan yönetimci paradigmanın yerel yönetimlere ilişkin en önemli katkısı şüphesiz ki kent yöneticiliği (urban managerialism) yaklaşımıdır. Ray Pahl çalışmalarında her ne kadar kent yöneticiliği kavramını ilk çalışmalarında açık bir şekilde kullanmasa da ortaya koyduğu bu yaklaşımla devleti bağımsız bir güç olarak ele alan yönetimci paradigmanın içinde kalarak; yerel halkı bağımlı, kent yöneticilerini ise kentin bağımsız değişkenleri olarak ele alır. Kent yöneticilerinin, kentsel kaynakların dağıtımından sorumlu olduğu bu yaklaşımda, özel sektör de kaynakların dağıtımında ve finansmanında en az bürokratlar kadar etkin kabul edilmiş ve dahil tutulmuşlardır. Fakat, özel sektöre aktif rol ithaf eden bu görüş aynı sebeple yoğun eleştirilere maruz kalmış, Pahl bir sonraki evrede çalışmasını gözden geçirme gereği duymuş, yöneticilere atfettiği bağımsız değişken olma özelliğini; merkezi yönetimle, yerel halk arasında aracı olması gerektiği şeklinde yenilemiştir (Pahl, 1975).

Kısaca toparlamak gerekirse paradigmaya göre yerel yönetim organlarının sayısındaki artış, bölge insanlarının ihtiyaçlarının karşılanabilmesi adına olumlu bir gelişme olarak kabul edilmektedir. Diğer bir yandan, çoğulcu paradigmanın yerel yönetimlere ve demokrasiye olan bu yaklaşımı fazlaca mekansallık içermektedir. Birgül Ayman Güler de “Yerel Yönetimler Liberal Açıklamalara Eleştirel Yaklaşım” adlı kitabında merkezi yönetimden kaçıp yerel yönetime sığındıkça , otoriteden uzaklaşıp demokrasiye yaklaşılamayacağını vurgulamıştır (2006: 15). Çoğulcu paradigmada olduğu gibi, yönetimci paradigmada da sosyo-ekonomik yapının ve sınıfsal farklılıkların değinilen yönetim ilişkisi içerisinde göz ardı edilmiştir.

Sınıf merkezli – Marksist- paradigma, çoğulcu ve yönetimci paradigmada sınıf boyutunun ihmal edilmesine bir eleştiri olarak doğmuştur. Sınıf merkezli yaklaşımda makro düzeyde ekonomik ilişkiler baz alınarak, buna bağlı olarak sosyo- ekonomik farklılıkların ve sınıfsal çelişkilerin göz önünde bulundurulması ile merkezi ve yerel yönetim ilişkilerinin incelenmesi esastır. Kendi içinde araççı ve yapısalcı görüş olmak üzere iki ayrı yaklaşımı barındırmakla beraber daha sonraları, çoğulculuğa bir kayış olarak nitelendirilebilecek sivil toplumcu taraftarı bir yaklaşımcda geliştirilmiştir (Şengül, 2009: 79, 158). Araççı görüş, en basit tabirle devleti hakim sınıfın çıkarlarına hizmet eden bir araç olarak görür. Bu yaklaşımın temsilcilerinden Cockburn’ e göre, devlet özünde bütüncül bir yapı teşkil eder ve yerel yönetim birimleri devletin taşradaki uzantısı olduğu için asli işlevi emek gücünü ve sosyal üretim ilişkilerinin yeniden üretimi sağlamaktır. Bu yüzden yerel birimlerin devletin özgünlüğü olmayan aygıtları olduğunu; yerel yönetim yerine yerel devlet kalıbının kullanılmasının daha doğru olacağını savunuyor (1977). Cockburn’ un yerel yönetim yerine, yerel devleti tartışmanın odağına koyması bu yaklaşıma gelen tartışmaların aynı zamanda odağını da teşkil ediyor. Bir diğer yaklaşım olan yapısalcı görüş, devleti sınıflar arası ilişkilerin bir sonucu olarak görürken devletin rolünün; emek sermaye çelişkisini dengelerken, diğer yandan da sermayenin kendi içindeki bölünmelerle de başa çıkmak zorundadır. Bu yaklaşım içersinde Castells’in çalışmaları öne çıkmaktadır. Castells, yerel birimleri basitçe devletin birer uzantısı olarak görmemekle birlikte, kentsel düzeyin siyasi pratikler içersinde belli oranda özerkliğe sahip olduğunu da iddia etmektedir. Yerelin özerk karakteri de kentin, kolektif tüketimin örgütlendiği mekan olmasından kaynaklanmaktadır. Ne var ki Castells yerele belirli bir özerklik ithaf etmesinde rağmen, bunun arkasında yer alan dinamikleri açıklamakta yetersiz kalmıştır. Küreselleşme ve yerelleşme tartışmalarına cevap olarak doğan sivil toplumcu yaklaşımda ise, sivil toplum örgütleriyle birlikte devletin merkezileşmiş gücünün kırılması amaçlanmaktadır. Bu görüşte, emek sınıfının rolü sivil toplum örgütleriyle değiştirilmekte ancak neden böyle bir değişime ihtiyaç duyulduğu açıklanamamaktadır. Türkiye’nin 1970’li yıllarda tecrübe ettiği deneyimler, bu yaklaşımın ülkemizdeki yansılamasına örnek gösterilebilir. Sınıf merkezli yaklaşıma getirilen eleştiriler; bu paradigmanın katı sınıfsal çatışmalar üzerine kurulu olması ve sınıfsal bakış açısını ortak bir uzlaşıda sonuçlandıramamasıdır (Uzbek ve Dinçer, 2009).

Üç yaklaşımında ortak noktası, merkezi yönetim ve yerel yönetim ilişkilerine belli bakış açılarıyla yaklaşmaları ve bu alanların dışına çıkıldığında ise sürece ilişkin gelişmeleri açıklamakta yetersiz kalmalarıdır. Kuramsal yaklaşımlarda gözlenen diğer bir problem ise, kuramların deneyimle diyalektiğinde eksikliklerin olmasıdır, bu sebeple yerel yönetimlere ilişkin yapılan çalışmalarda bu üç paradigmanın güçlü taraflarının özümsenmesi, mevcut pratiklerle ve diğer dışsallıklarla beraber değerlendirilmesi gerekir.

***

Türkiye’de yerel yönetimler deneyimine geçecek olursak eğer, Şengül’ün tarihsel sınıflandırmasını referans almak faydalı olacaktır. Üçlü dönelmemede 23 öncesi dönemde Osmanlı katmanı karşımıza çıkmaktadır. 1923-1945 döneminde, kurulan yeni Cumhuriyetle birlikte bir Ulus-devletleştirme sürecinin yerel yönetimlere ilişkin yansımaları 30’lı yıllarda çıkarılan kanunlarda görülmektedir. 1945-1980 döneminde, etkin dışsallıklarla birlikte şekillenen Keynesyen refah devletinin yerel yönetimlere yansıması; 80’lerden günümüze olan süreçte etkin olan politikalarda ise 80 darbesi ve 70’lerdeki küresel ekonomik krizle birlikte yükselişe geçen Yeni- Sağ anlayışıyla beraber yerel yönetimlere daha çok özerklik kazandırmayı amaçlayan liberal söylemler etkili olmuştur.

Batıdaki toprak feodalizminin tersine, Osmanlı’da benzer derecede baskın  yerel, topraksal özerkliğe sahip güçlerden bahsedemeyiz. Osmanlı’da her ne kadar güçlü merkezi bir yönetim anlayışı olsa da; merkeziyetçiliğini yerele dayatabileceği bir örgütsel yapıdan yoksundu, aynı zamanda da yerel kendi başına özgün ve özerk bir yönetim mekanizması kurabilecek kadar güç sahibi değildi. 1800’lü yılların ikinci yarısından itibaren bir takım kanuni düzenlemeler yapıldıysa da bunlar yerel yönetimlerden ziyade özel mülkiyet, toprak ve binalara ilişkin nitelik taşımaktadır. 1855 tarihli Dersaadet ve Bilad-ı Selase’de Şehremaneti  Nizamnamesi, Osmanlı’da belediyecilik hizmetleri adına atılan ilk adımlar olurken, 1877 tarihli Dersaadet Belediye Kanunuyla bu yasal düzenlemeler kaldırılmış, 1912’de yapılan yeni düzenlemelere kadar yeni yasal kanun işlev görmüştür (www.ibb.gov.tr) . 1877 yılında Dersaat Belediye Kanunu’nu takiben Vilayet Belediye Kanunu da kabul edilmiş bu yasal düzenlemeler daha sonra yapılacak olan modern yasal düzenlemelere referans olma niteliği taşımıştır.

1923’le birlikte gelen yeni yapılanmayla beraber, yeni kavramlar da ortaya çıkıyor, yani modern anlamda da merkezileşme ulus-devletin kurulmasıyla birlikte gerçekleşiyor. 1930 yılında çıkarılan 1580 sayılı Belediye kanunuyla, yerel düzeyde kurumsallaşma çabaları güdülmüştür. Bu kanun sağlık ve konut konularıyla ilgili kentsel düzenlemeleri kapsamaktadır.  İngiltere’de 1875 yılında çıkarılan Kamu Sağlığı Yasası( Public Healt Act) gibi, kentlere ilişkin planlama ve politika belirleme konularında dönemin şartları göz önüne alınacak olursa sağlık büyük rol oynamıştır. 1930 yılında çıkarılan Umuni Hıfsızzıhha kanunu da hem sağlık bakımından örgütleme hem de içersinde planlama barındırması bakımından İngiltere örneğine paralellik gösteriyor. 1933 yılında çıkarılan 2290 sayılı Belediye Yapı ve Yollar Kanunu 50’li yıllara gelindiğinde geçerliliğini yitirse de kentlerle ilgili düzenleme yapan ilk kanun olarak tarihte yerini alıyor. Ancak ne var ki, yerel yönetimlerin kentsel alanlara müdahaleleri sınırlı bir alanın dışına çıkamamış, basit kent hizmetlerini sağlamaktan öteye geçememiştir.  Yapılan yasal düzenlemelerde göze çarpan bir diğer nokta ise devletin planlama yoluyla vatandaşı yer-yurtlulaştırarak kontrol altına alma çabasıdır (Şengül, 2009: 110- 114).

II. Dünya Savaşı sonrası ise, refah devleti döneminde yerel yönetimler kolektif tüketimin örgütleyicisi olarak karşımıza çıkar. Marshall yardımları ve kırda makineleşmenin artmasıyla birlikte hız kazanan kente göç, değişen piyasa koşulları ve devletin üretim ve yatırım sürecinin en minimum düzeyinin bölgesel olmasıyla birlikte yerel yönetimlerin kentteki rolünün pasif olarak devam etmiş; kentte emek gücünü yasal olmayan yollardan yeniden üreten sosyo-ekonomik kimliğinin yanı sıra, zorla el koyma yoluyla- gecekondulaşma- mekansal yeni bir katman yaratmıştır. Ancak ne yazık ki, 1445-1975 yılları arası altın çağını yaşayan refah devletinin ülkemizde yerel yönetimlere olan yansımalarını inceleyen bir çalışma henüz olmadığından yapısal uyarlamada sıkıntı çekilmektedir (Güleç, 2005). Ortaya çıkan bu yeni katmanla beraber, kentsel ikilik de ortaya çıkıyor. Devletin ve dolayısıyla yerel yönetim birimlerinin gecekondu ve gecekondululara karşı takındığı tavırla, yeni ortaya çıkan bu katman ne kendi içinden çıkabilir ne de sisteme entegre olabilir bir hale gelmiştir. 60’lı yıllarda yapılan yasal düzenlemelerle meşrulaştırılan bu katmanın mekansal yerleşim yerine belediyeler de hizmet götürerek, uzlaşının bir parçası olduklarını göstermişlerdir (Şengül, 2009:122- 133). 1960’lı yıllardan itibaren kentsel ikilik sayesinde güçlenen sol görüş, 70’li yıllarda ki seçimlere zemin hazırlamış, kentsel düzeyde yaratılan eşitsizliklere işaret eden, sosyal adaletin sözcülüğünü yapan belediye başkanları iş başına gelmiştir. Fakat, belediye meclis üyelerinde bu sol hareketin parçası olmak yerine; küçük ölçekli ve değişim değerini ön plana çıkaran grupların hakimiyeti altında kalmaya devam etmiş; ortaya çıkan ideolojik ayrışma ve çatışma; yerel yönetim ve merkezi yönetim tartışmalarını alevlendirmiş; belediyeler, merkezi yönetimin boyunduruğundan çıkıp özerkleşme mücadelelerine girmişlerdir (Akbulut, 2004) . Belediyelerde yaşanan ideolojik ikilik, bürokratik ve yasal zeminde de karşılığını bulmuş; Yerel Yönetim Bakanlığı ve önemli görevlerin yüklenmiş olduğu yerel yönetim birlikleri yapılanmalarına gidilmiştir. Bu sürecin sonuna gelindiğinde ise, yerel yönetimler merkezi otoritenin karşısında bir siyasi aktör olarak alternatif iktidar odağına konulmuşlardır (Kazancı).

80 darbesiyle ve 24 Ocak kararlarıyla birlikte bastırılan toplumsal seslerle beraber  sonlanan kentsel solculuk ya da demokratik yerel yönetim hareketiyle, yerel yönetimlerde yeniden bir yapılanma başladı. Yükselişe geçen Yeni-sağ görüşle birlikte, temelde emeğin yeniden üretim merkezi olan kentler, tüketimin merkezi olma yolunda bir dönüşüm yaşadı; bununla birlikte Keynesyen dönemde sistemde kendine hizmet sağlayıcı olarak yer edinen yerel yönetim birimleri de büyüme, sermayeden daha çok pay alma gibi amaçlarla yarışmacı bir karaktere dönüşmeye başladılar. Sermayenin kentleştiği bu dönemde, kendini finans ve yapılı taşınmaz üzerine kuran piyasa mekanizması, mekanı giderek metalaştırıyor; daha önceleri üretimi destekler nitelikte olan kentin kendisi de bir üretim aracı haline gelmiş oluyor. Diğer bir değişle, ulusal ekonomi de tamamlayıcı olmaktan ziyade küresel ekonomide yarışmacı bir hal alıyor. Bu noktada Türkiye’deki deneyim batı deneyimine göre farklılık teşkil etmekte, batıda yerel yönetimlere sağlanan özerkliğin artması ve yönetim birimlerine daha çok yarışmacı karakter kazandırmak adına 80 sonrası dönemde merkezden yerele ayrılan kaynaklarda kısıtlamalara gidilirken; ülkemizde Cunta yönetimiyle birlikte merkezden yerele ayrılan kaynak aktarımında bir artış olduğu tespit edilmiştir. Devlet Planlama Teşkilatı’nın “Türkiye’de Belediyelerin Mali Yapısını ve Harcamalarının Finansmanının ” 2006 yılında Barış Kurtuluş tarafından hazırlanan raporuna göre bu artışa aşağıdaki tabloda yer verilmiştir. Rakamlar baz alındığında, belediye kaynaklarının siyaset karşısında oldukça duyarlı bir yapıya sahip olduğu sonucuna varılmaktadır (Ayman Güler, 2006:213).

Bu süreç içersinde sermayenin taleplerine giderek daha duyarlı hale gelen belediyeler, bir takım hizmetleri piyasa mekanizmasına bırakmış, anakent ve ilçe örgütlenmesi şeklinde iki aşamalı bir örgütlenme modeline geçilmiştir. Burada iki farklı amaç göze çarpmaktadır, ilki piyasa mekanizması içersinde şirketleşme yoluna gidilerek, merkezi yönetimin kontrolünden kaçmak diğeri de piyasa mantığını yerel yönetimlerin içine adaptesini sağlamaktır.

2000li yıllara gelindiğinde; sermayenin ve diğer değerlerin küreselleşmesiyle beraber, küreselleşme ve yerelleşme iç içe geçmiş iki kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Ulus-devletin gerileyip, yerelin ve yerel demokrasinin farklı kültürel söylemlerle ve STK’larca güçlendirilmesi küresel sermaye açısından bir fırsat olarak görülmektedir. Demokrasi söylemi adı altında karar alma sürecinde artan katılım yollarıyla beraber küresel sermaye, yerel yönetimlerin karar alma süreçlerine dahil oluyor ve özerkleştirilmeye çalışılan yerel yönetim birimleri farklı yollardan sermayeye bağ(ım)lı hale getiriliyor ve bağımsız karar alma sürecinden farklı bir şekilde uzaklaşıyor.Dilimizde karşılığını yönetişim (governance) olarak bulan bu yeni yerel yönetim anlayışı bölgeler ve kentler arası daha çok eşitsizlik yaratmaktadır. Yerel yönetimlerin bir yönetim birimi olarak ortaya çıkışının devletin yereldeki eşitsiz gelişmeye bir çözümü arayışının sonucu olduğunu varsayarsak, bu da içinde çelişki barındıran bir diğer konuyu oluşturmaktadır.

***

Yerel yönetimler ilgili bir diğer önemli tartışmalar; yerel ve merkezi yönetim arasındaki işbölümü ve yerelin özerkliği konuları etrafında şekillenmektedir. Bildirinin genel çerçevesi 1929’dan günümüze Türkiye’de yerel yönetimlerin değişimi oluşturduğu için bu bölümde, tartışılacak olan konu, özünde devlet teorisinin çalışma alanına girdiği için daha derinlemesine olmayan bir tutum içerisinde ele alınacaktır.

Tartışmaların temelini oluşturan konu mekansallıktır, yerellik yönetim- merkezi idare ve demokrasi üçgeni liberal çalışmalar içerisinde basitçe halka yakınlık üzerinden sürdürülmektedir. Oysa ki; merkezi ve yerel yönetim kurumlarının ait olduğu bütün, devlettir; devlet, yerel ve merkezi olmak üzere tüm parçaların bütününü teşkil eder. Bu sebeple ki, merkezi yönetimin kontrolünden kaçıp, yerel yönetimlerin özerkliğine sığınmak demokratik despotizmden kaçıp, demokrasiye sığınmak anlamına gelmemelidir. Yerelin, küreselle birlikte hareket ettiği günümüzde bu söylem, inandırıcılıktan uzak bir nitelik taşımaktadır. Yerelin tanımı ancak bir merkeze göre yapılır ve merkez olan kaldırılırsa, bu sefer yerelin kendisi merkezileşmiş olur; böyle bir durumda da yaratılan değişiklik merkezin yerinin değiştirilmesi gibi bir çelişkiyi içinde barındırır ( Ayman Güler, 2006:17).  Diğer bir yandan, 80’lerden beri adapte olunmaya başlanan piyasa mekanizması içerisinde, yerel ve merkezi yönetim arasındaki artan iş bölümü ve yerelin özerkleşmesi sorunu, verilen kamu hizmetlerinin özelleştirilip taşeronlaştırılması anlamına gelebilir ki burada kamu nedir, kamu kimdir gibi sorular ortaya çıkmaktadır ancak bu konu başlı başına ayrı bir çalışma gerektirmektedir. Benzer bir şekilde özelleştirilen, taşeronlaştırılan ve piyasa mekanizmasına bırakılan hizmetlerle birlikte bölgesel vergileme farklılıkları ortaya çıkacak, verilen hizmetler karşısında yönetim birimleri farklı oranlarda vergi toplama yoluna gidebilecek fakat bu da bölgesel eşitsizlik, vergi toplayabilme gibi farklı soruları da beraberinde getirmekle birlikte, kamuya farklı yükümlülükler doğuracaktır. Böyle bir ilişki sürecinde özerklik bir topluma değil bir mekana sağlanmış olacak, mekan başlı başına bir güç merkezi haline gelecektir, halbuki olması gereken yerelleşme ve demokrasi arasındaki bağa körü körüne bağlanmak yerine; o coğrafyada tarihsel süreç içerisinde şekillenen iktidar ilişkililerine ve sosyal ilişkilere göre bir politika belirlemektir.

Tüm bu veriler ışığında bu bildiri, 19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan Kamu Yönetimi anlayışının, Cumhuriyet döneminden günümüze kadar;sosyal, politik ve ekonomik krizler sebebiyle ortalama her 20 senede bir teoride ve pratikte uğradıkları değişiklikleri, temel kuramsal çerçevelerle birlikte ele almış sonuç olarak da yerelleşme sürecinin demokratikleşmeye yol açmadığı gibi kapitalist eğilimlerin en ufak yerel birime kadar ulaşmasını sağlayacak bir çaba olduğu sonucuna varmıştır.

Kaynaklar

Akbulut, Örsan Ö. (2004): “Yerel Seçimlerin ‘Yerelliği’ ” Kamu Yönetimi Dünyası Dergisi, Ocak-Haziran, Sayı: 17, 18.

Ayman Güler, Birgül (2006): “Yerel Yönetimler Liberal Açıklamalara Eleştirel Yaklaşım”, Ankara.

Cockburn, C. (1977): “Local State”, Pluto, Londra.

Gül, Mustafa : Türkiye’de Belediyelerin Dış Borçlanması” Sayıştay Dergisi, Sayı:74-55, s. 97-113. [http://dergi.sayistay.gov.tr/icerik/der74-75m6.pdf]

Güleç, Sertaç (2008):  “1945-1980 Yılları arasında Türkiye’de Yerel Yönetimler”, Yerel Siyaset Dergisi , s.48-55.  [www.yerelsiyaset.com/pdf/temmuz2008/13.pdf]

Kazancı, Metin (1983): “Yerel Yönetimler Üzerine Bir Kaç not”, Amme idaresi Dergisi , Cilt: 16, Sayı: 4, s.36-51.

Kurtuluş, Barış (2006): “Türkiye’de Belediyelerin Malı yapısı ve Harcamaların Finansmanı”, DPT, Yayın No:2692, Ankara.

Pahl, R. (1977): “Whose City?”, 2. Baskı, Penguin, Londra.

Şengül, Tarık H. (2009): “Kentsel Çelişki ve Siyaset Kapitalist Kentleşme Süreçlerinin      Eleştirisi”, Ankara.

Uzbek, Hakan M. ve Dinçer, İclal (2009): “ Kentsel Rejim Kuramının Türkiye’nin Kentleşme Dinamiklerinin Açıklanmasında Uygulanabilirliği Üzerine Kuramsal Bir Tartışma”, YTÜ Arc. Fac. E-Journal, Vol. 3, Issue 3. [http://www.megaron.yildiz.edu.tr/yonetim/dosyalar/04-01-Megaron-028-043.pdf]

http://www.ibb.gov.tr/tr-TR/kurumsal/BelediyeTarihcesi/Pages/EskiSehremaneti.aspx