Etiketler

, , , , , , , , , , , ,

Temel olarak devlet kuramları çerçevesinde şekillenen yerel yönetim kuramlarını çoğulcu (pluralist), yönetimci (Weberci) ve sınıfsal (Marksist) paradigmalara oturtularak değerlendirilmektedir. Bu yazıda bu üç temel kuramı sizlere genel çerçevelerinde anlatmaya çalışacağım

Birey ve birey temelli alanları kendine çalışma alanı olarak alan çoğulcu paradigmada devlet, karar alma sürecinde karar vericinin kendisi olmaktan ziyade tarafsız bir hakem rolü üstlenir. Çoğulcu yaklaşıma göre yerel yönetimler başlı başına bir yönetim mekanizmasıyken, merkezileşmiş devletin rolü demokratik despotizmin önlenebilmesi adına reddedilir. Bu sayede bireyler kendi çıkarlarını en üst düzeyde tatmin edebilmek için rasyonel bir fayda-zarar hesabı yapacaktır ve herkes kendi faydasını gözettiğinde toplumsal faydaya da ulaşılmış olacaktır. Yani devlet politikaları belirli bir pazarlık sürecinin ardından oluşacaktır.  Giderek çeşitlenen ve sayısı artan gruplarla hiper-çoğunlukçu bir ortam sağlanacak; yerel yönetimler arabuluculuk ve tarafsız hakemlik görevinden, gruplar arası koordinasyonu sağlama görevine geçiş yapacaktır. Böylece, belirli ya da farklı gruplar birbirini bastırmadan bir iktidar yapısına ulaşabileceklerdir. Tüm bunlardan yola çıkarak, yerel yönetim söyleminin ardına bu kuramın durduğunu söyleyebiliriz, bu kurama göre hakim söylem; yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin ve demokrasinin doğru olduğu yönündedir.

Ne var ki, bu yaklaşım sosyo-ekonomik ve sınıfsal farklılıkları da göz ardı etmekte; her birey ve toplumun pazarlık sürecine aynı koşullar altında katılacağını varsaymakta ve aynı zamanda bu uzlaşı/pazarlık sürecini etkileyen çeşitli sınırlayıcı belirleyicinin varlığını da yok saymaktadır.

Kentselliğin sistematik teorisini oluşturan Weber’ in rolü, yerel ve merkez arasındaki ilişkinin dinamiklerini anlamamız bakımından da oldukça önem taşımaktadır. Bu kurama göre devlet, ulusal sınırlar içersinde meşru şiddeti tek başına elinde tutan bağımsız bir güç merkezidir. Bu sebeple de yerel yönetimler, merkezi yönetimin bu yetkisi sebebiyle güç yitimine uğrarlar bu her ne kadar özerkliklerinin ve özgünlüklerinin azalması anlamına gelse de aldıkları sorumluluğun kapsamını azaltmaz. Tarık Şengül “Kentsel Çelişki ve Siyaset Kapitalist Kentleşme Süreçlerinin Eleştirisi” adlı kitabında, yönetimci paradigmanın bu yaklaşımı içerisinde birbiriyle çelişen iki görüşün ortaya çıktığını öne sürmektedir (2009: 75). Birinci görüşe göre; merkez ve yerel arasındaki ilişki sorumlulukları paylaşan, işlevsel ve birbirini tamamlayan bir iş bölümüne dayanır. İkinci görüş ise, merkez ve yerel yönetim arasındaki bu ilişki sürecinde iş bölümünün kaçınılmaz olduğu fakat tamamlayıcı olmadığı yönündedir. Bu durum, bir yandan bürokrasi ile demokrasi arasındaki çelişkiyi ifade ederken, diğer yandan devletin içinde ortaya çıkan seçkinler arası çelişki olarak değerlendirilmektedir (Şengül, 2009:76).

Devleti, bağımsız bir güç olarak ele alan yönetimci paradigmanın yerel yönetimlere ilişkin en önemli katkısı şüphesiz ki kent yöneticiliği (urban managerialism) yaklaşımıdır. Ray Pahl çalışmalarında her ne kadar kent yöneticiliği kavramını ilk çalışmalarında açık bir şekilde kullanmasa da ortaya koyduğu bu yaklaşımla devleti bağımsız bir güç olarak ele alan yönetimci paradigmanın içinde kalarak; yerel halkı bağımlı, kent yöneticilerini ise kentin bağımsız değişkenleri olarak ele alır. Kent yöneticilerinin, kentsel kaynakların dağıtımından sorumlu olduğu bu yaklaşımda, özel sektör de kaynakların dağıtımında ve finansmanında en az bürokratlar kadar etkin kabul edilmiş ve dahil tutulmuşlardır. Fakat, özel sektöre aktif rol ithaf eden bu görüş aynı sebeple yoğun eleştirilere maruz kalmış, Pahl bir sonraki evrede çalışmasını gözden geçirme gereği duymuş, yöneticilere atfettiği bağımsız değişken olma özelliğini; merkezi yönetimle, yerel halk arasında aracı olması gerektiği şeklinde yenilemiştir (Pahl, 1975).

Kısaca toparlamak gerekirse paradigmaya göre yerel yönetim organlarının sayısındaki artış, bölge insanlarının ihtiyaçlarının karşılanabilmesi adına olumlu bir gelişme olarak kabul edilmektedir. Diğer bir yandan, çoğulcu paradigmanın yerel yönetimlere ve demokrasiye olan bu yaklaşımı fazlaca mekansallık içermektedir. Birgül Ayman Güler de “Yerel Yönetimler Liberal Açıklamalara Eleştirel Yaklaşım” adlı kitabında merkezi yönetimden kaçıp yerel yönetime sığındıkça , otoriteden uzaklaşıp demokrasiye yaklaşılamayacağını vurgulamıştır (2006: 15). Çoğulcu paradigmada olduğu gibi, yönetimci paradigmada da sosyo-ekonomik yapının ve sınıfsal farklılıkların değinilen yönetim ilişkisi içerisinde göz ardı edilmiştir.

Sınıf merkezli – Marksist- paradigma, çoğulcu ve yönetimci paradigmada sınıf boyutunun ihmal edilmesine bir eleştiri olarak doğmuştur. Sınıf merkezli yaklaşımda makro düzeyde ekonomik ilişkiler baz alınarak, buna bağlı olarak sosyo- ekonomik farklılıkların ve sınıfsal çelişkilerin göz önünde bulundurulması ile merkezi ve yerel yönetim ilişkilerinin incelenmesi esastır. Kendi içinde araççı ve yapısalcı görüş olmak üzere iki ayrı yaklaşımı barındırmakla beraber daha sonraları, çoğulculuğa bir kayış olarak nitelendirilebilecek sivil toplumcu taraftarı bir yaklaşımcda geliştirilmiştir (Şengül, 2009: 79, 158). Araççı görüş, en basit tabirle devleti hakim sınıfın çıkarlarına hizmet eden bir araç olarak görür. Bu yaklaşımın temsilcilerinden Cockburn’ e göre, devlet özünde bütüncül bir yapı teşkil eder ve yerel yönetim birimleri devletin taşradaki uzantısı olduğu için asli işlevi emek gücünü ve sosyal üretim ilişkilerinin yeniden üretimi sağlamaktır. Bu yüzden yerel birimlerin devletin özgünlüğü olmayan aygıtları olduğunu; yerel yönetim yerine yerel devlet kalıbının kullanılmasının daha doğru olacağını savunuyor (1977). Cockburn’ un yerel yönetim yerine, yerel devleti tartışmanın odağına koyması bu yaklaşıma gelen tartışmaların aynı zamanda odağını da teşkil ediyor. Bir diğer yaklaşım olan yapısalcı görüş, devleti sınıflar arası ilişkilerin bir sonucu olarak görürken devletin rolünün; emek sermaye çelişkisini dengelerken, diğer yandan da sermayenin kendi içindeki bölünmelerle de başa çıkmak zorundadır. Bu yaklaşım içersinde Castells’in çalışmaları öne çıkmaktadır. Castells, yerel birimleri basitçe devletin birer uzantısı olarak görmemekle birlikte, kentsel düzeyin siyasi pratikler içersinde belli oranda özerkliğe sahip olduğunu da iddia etmektedir. Yerelin özerk karakteri de kentin, kolektif tüketimin örgütlendiği mekan olmasından kaynaklanmaktadır. Ne var ki Castells yerele belirli bir özerklik ithaf etmesinde rağmen, bunun arkasında yer alan dinamikleri açıklamakta yetersiz kalmıştır. Küreselleşme ve yerelleşme tartışmalarına cevap olarak doğan sivil toplumcu yaklaşımda ise, sivil toplum örgütleriyle birlikte devletin merkezileşmiş gücünün kırılması amaçlanmaktadır. Bu görüşte, emek sınıfının rolü sivil toplum örgütleriyle değiştirilmekte ancak neden böyle bir değişime ihtiyaç duyulduğu açıklanamamaktadır. Türkiye’nin 1970’li yıllarda tecrübe ettiği deneyimler, bu yaklaşımın ülkemizdeki yansılamasına örnek gösterilebilir. Sınıf merkezli yaklaşıma getirilen eleştiriler; bu paradigmanın katı sınıfsal çatışmalar üzerine kurulu olması ve sınıfsal bakış açısını ortak bir uzlaşıda sonuçlandıramamasıdır (Uzbek ve Dinçer, 2009).

Üç yaklaşımında ortak noktası, merkezi yönetim ve yerel yönetim ilişkilerine belli bakış açılarıyla yaklaşmaları ve bu alanların dışına çıkıldığında ise sürece ilişkin gelişmeleri açıklamakta yetersiz kalmalarıdır. Kuramsal yaklaşımlarda gözlenen diğer bir problem ise, kuramların deneyimle diyalektiğinde eksikliklerin olmasıdır, bu sebeple yerel yönetimlere ilişkin yapılan çalışmalarda bu üç paradigmanın güçlü taraflarının özümsenmesi, mevcut pratiklerle ve diğer dışsallıklarla beraber değerlendirilmesi gerekir.

* 9. Ulusal Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Öğrencileri Kongresi için hazırlamakta olduğum sunumdan alıntıdır.