Etiketler

, , , , , , , , , , , , ,

Kent, kentsel planlama, gecekondu, yoksulluk gibi kavramlar bizde her ne kadar 20. yuzyılın ikinci çeyreğinden sonra üzerinde kafa yorulmaya başlanmış kavramlar olsa da, sanayi devriminin peşi sıra gelen hızlı kentleşme eğilimi 1800lü yıllarda İngiltere’nin en büyük sorunlarından biri haline gelmiştir. Bu gün bağımlı olduğumuz teknolojinin, doğum tarihi olarak nitelendirebileceğimiz endüstri çağının görünmeyen – belki de hatırlanmak istemeyen- okullarda anlatılmayan çirkin yüzü çocuk işçiler, aşırı yoksul işçi sınıfı, sağlıksız yaşam koşulları, aradan iki yüzyıl geçmemişcesine olduğu gibi duruyor.

Kentsel problemlerin temeli söz konusu hangi yüzyıl olursa olsun basitçe ekonomik sebeplere dayanıyor. Üretim toplumundan tüketim toplumuna geçtiğimiz bu yıllarda, kentler üretim simgesi olan fabrikalardan ziyade tüketimin merkezi olan AVM’ler tarafından işgal edilmiş durumda. Şehirlerin yüzü değişse de çözülmesi gereken konular aynı kalıyor. Viktorya döneminin İngiltere’sinde suburblerde yaşayan burjuva ve beyaz yakalılar olarak tabir efilen bürokrasi sınıfı , işsizlerin ve işçilerin bu sorunlarını görebilicek kadar olgun değillerdi , ve bu sorunlara çözüm getirmek yerine bir devlet politikası olarak toplumun bu kesiminin tastiye edilmesine ses çıkartmadılar.

Evli olma şartı gözedilmeden aynı odada yaşayan kadın ve erkekler, çocuklar ve yaşlılar, aynı odayı paylaşan farklı aileler, ensest ilişkiler, artan suç oranları, su sıkıntısının beraberinde getirdiği hijyen eksikliğiyle ortaya çıkan salgın hastalıklar, o dönemin en büyük yansımalarından. Charles Dickens’ın 1838’de yayınlanan romanı Oliver Twist, Frederick Engels’in en çok bilinen yazınlarından olan, The Conditions of Working Class (1844) ve Andrew Mearns’ın daha geç bir tarihte (1883) yayınlanan eseri The Bitter Cry of Outcast London, sanayişmenin İngiltere üzerindeki olumsuz etkilerini, insanların yaşadığı sefaleti ve işçi sınıfının içinde bulunduğu dayanılması zor koşulları bize oldukça çarpıcı bir şekilde sunmaktadır.

1875’te kabul edilen Public Healt Act, Kamu Sağlığı Kanunu, bu bakımdan bir sosyal reform niteliğinde olup, salgınları önlemek amacıyla toplumdan dışlanmış kesimin yaşam alanlarını(konut) ve bu alanların teknik durumlarının iyileştirilmesi amaçlanmıştır. İlk konut planlaması olarak kabul edilen Kamu Sağlığı Kanunu’nun kabulünden bu yana görüyoruz ki günümüz Türkiye’sinde 1930lu yıllardan beri bu konuda çok da bir aşama kaydedilememiş. Kentlerde ki sosyal, ekonomik ve kültürel çatışmalar giderek artarken kent yoksulu, gecekondu sakini benzer yöntemlerle yaşadıkları bölgelerden Kentsel Dönüşüm Projeleri vasıtasıyla tasfiye ediliyor. Çocuk suçları, sağlıksız yaşam koşulları, alt yapı eksikliği, ulaşım güçlüğü, kanalizasyon esklikliği gibi sıkıntılar 19. yüzyılda ki koşullarla birebir örtüşmese de oldukça paralellik göstermektedir.

Yaşanan 200 yıllık deneyim- bizde son elli yıla tekabül etmektedir- göstermektedir ki, kentsel problemler, yoksulluk sadece kanunlarla çözülebilecek kadar tek boyutlu değildir. Devletlerin sosyal politika üretme yetersizliği bu olguları katı, kalıcı gerçekler haline getirmiştir.