Etiketler

, , , , ,

18. ve 19. yüzyılın dönüm noktalarından biri olan ve İngiltere’de başlayıp, tüm dünyaya yayılan endüstri devrimi toplumu ve dolayısıyla şehirleri hiç olmadığı kadar değiştirdi. Endüstri devriminin en büyük nimetlerinden biri olan seri üretim imkanı üretim odaklı sanayi şehirlerinin oluşumundaki en önemli faktör kabul edilebilir. Teknoloji kökenli bu ekonomik değişim toplumun sosyal yapısını da deriden etkiledi. İşverenlerin geçmişe oranla daha çok güçlenmeleri, işçi sınıfı kavramının ortaya çıkmasıyla, toplumda keskinleşen sınıfsal ayrım etkisini ev, yaşam ve çevre koşullarının değişmesinde de gösterdi. Üretim odaklı sanayi şehirlerinde artan istihdam olanakları, bu şehirlere olan ulusal ve uluslar arası göçü daha da cazip hale getirmiştir. Ernest W. Burgess’in “The City” adlı çalışmasındaki kent analizinde, Chicago’nun insanların ekonomik durumlarına göre beş yoğunlaştırılmış bölgeye bölünmüş olduğunu; ev, yaşam ve çevre koşullarının nasıl bir değişikliğe maruz kaldığını ayrıca, şehirlerin sınıfsal ayrıma nasıl ev sahipliği yaptığını açık bir şekilde örneklemiş bulunmaktadır.

İkinci Dünya Savaşının ardında bıraktığı her türlü olumsuz etkiyi silebilmek ve tekrar kalkınabilmek adına, yurttaşların bireysel ve toplumsal gereksinimlerini karşılamayı amaçlayan refah devleti anlayışı neredeyse bütün devletler tarafından benimsenmiş ve ekonomi politikaları bu kapsamda oluşturulmuş, uygulanmıştır. 1950lerden, 1980 başlarına kadar hem üretim odaklı sanayileşme hem de refah devlet politikaları beraber yürümüş; 1970lerde patlak veren ve sonlarına doğru iyice hissedilir hale gelen petrol krizi, Doğu Bloğu’nun yıkılması, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin kalkınmacı ekonomi politikalarını bırakmaları, bir diğer deyişle değişen siyasi ve ekonomik konjonktür devletlerin bu iki politikadan da vazgeçmesine sebep olmuştur. 80’lerle beraber benimsenen neo-liberal iktisadi politikaların son 30 yıldır şehir ekonomisinin korunması adına, şehrin dinamiklerinde yadsınamayacak değişikler olmasında ve şehrin metalaştırılıp piyasa ekonomisine sunulmasında yadsınamayacak bir payın sahibidir.

Türkiye de süre gelen bu değişimden etkilenmekte; yapı sektörünün ülkemizde gıda ve temizlik sektörünün ardından en büyük üçüncü ekonomi olması gerçeği de şehir arazisinin hangi oranda metalaştırıldığının göstermektedir. Üretim odaklı sanayi merkezlerinden, tüketim merkezlerine dönüşen şehirler; neo-liberal iktisadi politika uygulamalarıyla yayılan küresel sermayeden pay elde edebilmek için küresel ekonomik düzene ayak uydurmaya çalışmaktadır. Bu uyum sürecinde şehrin sadece ekonomik yüzü değişmemekte, değişen politik ekonomi koşulları şehrin toplumsal, kültürel ve sosyal yapısı da beraberinde değişmektedir. Uyum sürecindeki değişimin kentsel dönüşüm projeleri vasıtasıyla olması amaçlanmakta, kentsel dönüşüm projeleri 2 ayakta yürütülmektedir; saygın büyük projeler ve gecekondu alanlarının-yeniden- kalkındırılması(Karaman, Ozan). Kentsel dönüşüm projelerini ve bu bağlamda kent yoksulunu ele almadan önce, kentsel dönüşüme maruz kalan gecekondu alanlarının Türkiye’deki oluşumuna tarihsel olarak bakmakta fayda var. Avrupa’nın ve Avrupa dışındaki gelişmiş ülkelerin endüstri devrimiyle birlikte, şehirlerde yaşadığı değişimi, Türkiye biraz farklı olarak çok partili demokratik hayata geçişle birlikte tecrübe etmeye başlamıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan 1950lere kadar benimsenen toplumsal politika, toplumun batı medeniyetleri yolunda modernleştirilmesiydi. Ancak, bu kapsamda modernleştirilen şehir, şehir insanı olurken, birçok sebeple Anadolu’nun kentleri bu kalkınma, modernleşme ideolojisinin dışında kaldı. Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle beraber izlenmeye başlayan liberal ekonomi politikaları dolayısıyla ülkemizde ithal ikameci sanayileşme dönemi de başlamış oldu. İthal ikameci sanayileşme modeli basit olarak, yurt dışından ithal etmek durumunda olunan malların, yurt içinde üretilmesini sağlayarak, dışa bağımlılıktan kurtulup sanayileşmeyi ve ulusal sanayinin büyümesini sağlamaktır. İthal ikameci sanayileşme, şehirlerde sanayileşmenin önünü açmış ve yeni istihdam alanları yaratmıştır. Aynı yıllarda hayata geçirilen Marshall Planı kapsamındaki ekonomik kalkınma yardımları ise tarımda makineleşmenin önünü açmış, kırsal kesimde ırgat olarak çalışan birçok vatandaşımız bu yüzden ekonomik dara düşmüş, çareyi büyük şehirlere göç edip, oradaki yeni kurulan fabrikalarda işçi olarak çalışmakta bulmuştur. Tahire Erman’ın “The Politics of Squatter Studies in Turkey” adlı makalesinde değindiği gibi, şehirlerin kent yoksuluyla ve gecekondulaşmayla ilk tanışması da, Anadolu’nun kırsal kesimlerinde yaşayan insanların büyük şehirlere iş bulma umuduyla gelip yerleşmesi, bu döneme tekabül etmektedir. 1950’lerde başlayan göç dalgalarının öncüleri genellikle ailelerin genç erkekleri olup, ilk yerleşimlerini şehrin değersiz, alt yapısız çeperlerine ve muhtemelen çalıştıkları fabrikalara yakın bölgelere, sundurmalar şeklinde, bugünkünden çok farklı olarak inşa etmişlerdir. Çok partili seçim sistemiyle beraber, oy yarışına giren siyasi partiler himayeci siyaset anlayışı doğrultusunda, şehirlerdeki bu yeni kanun dışı oluşumu göz ardı etmişlerdir. Toplumun bu kesiminden daha çok ve kalıcı oy toplamak isteyen siyasiler 1966’da gecekondu yasasını geçirmişler; bu sayede yasalar dışında oluşturulan gecekondu bölgeleri, yasallaşmış, alt yapıya kavuşmuş, gecekondu kimliğinden sıyrılıp, düşük yoğunluklu ve kent yoksulu, şehre yeni göçenler tarafından tercih edilen yaşam alanlarına dönüşmüşlerdir. Kırsaldan kente göçüp, kent yoksulu olanlar, siyasiler tarafından her ne kadar kabullenilseler de; şehrin yerleşik nüfusu tarafından, düzeni bozan işgalciler olarak nitelendirilip, hor görülmüş ve dışlanmışlardır, durumunu az dahi olsa düzeltebilen kent yoksulu ise harcama alışkanlıklarını değiştirerek kendini dışlamalardan soyutlamaya çalışmıştır. (Erman, Tahire).

70’li yıllara gelmemizle beraber patlak veren petrol krizinin olumsuz etkilerinin tüm dünyayla beraber ülkemizde de hissedilmeye başlamasıyla oluşan karamsar havadan her zaman olduğu gibi en çok iş dünyası etkilenmiş; ihracat durmuş, döviz darboğazına girilmiş, enerjide büyük sıkıntılarla karşılaşılmıştır. Tüm bu olumsuz gelişmeleri takiben Türkiye 1978’de ağır ekonomik krize girmiş, enflasyon kontrol edilemezcesine yükselişe geçmiş, ekonomik krizin etkilerini atlatmak amacıyla ise devletin sırtındaki yükü azaltıcı, daraltıcı maliye politikası benimsenmiştir (http://www.tcmb.gov.tr/yeni/evds/konusma/tur/2000/enflasyon.html). 80lerin ortasına kadar devam eden bu süreçte, kırsaldan büyük kentlere göç artarak devam etmiş, işsizlik oranı hayli artmış, yoksulluk daha da görülebilir hale gelmiştir.

Aynı dönemde Türkiye 71 muhtırasının ve 80 darbesinin tecrübe edinildiği siyasi karmaşanın, kutuplaşmanın içinde bulunuyordu. Gecekondu da yaşayan insanlar da bu kutuplaşmada yer alıyor, temeli dayanışma, yardımlaşma olan bu yaşam alanları farklı siyasi görüşleri savunup, birbirleriyle çatışıyorlardı. 80 darbesini takip eden dönemdeki Özal Hükümeti, gecekondularda yaşayan vatandaşlarımızın yüzünün en çok güldüğü dönem olarak adlandırılsa yanlış olmaz. 1950lerden bu yana getirim kapısı olarak görülen gecekondular, 84 ve 85 düzenlemeleriyle tapularına kavuşup apartmanlaşma haklarını elde ettiler. Yeni düzenlemeyle beraber, yerleşik şehir halkının gecekonduculara artan tepkisi, bu insanların arazilerini kat karşılığı müteahhitlere satıp gelir elde etmesiyle doruk noktasına ulaştı denilebilir. 1 gecede arazi, ev sahibi olan göçmenler artık apartman sahibi ekonomik olarak çok daha iyi yerlerde olan bireylerdi.

Şehirler tam olarak tüketim merkezlerine dönüşmeden önce dahi, gecekondu sahipleri siyasetçilerin onlara sağladıkları kolaylıklar yüzünden toplumun bir bölümü tarafından bir kez daha istenmeyen kesim olarak ilan edilmişlerdi bile. 90larda dışlayıcı, karalayıcı bakış açısı bu kesimin imajını varoş ve maganda olarak etiketlemiş, günümüzde varoş ve maganda çağrıştırdığı olumsuz izlenimden dolayı bırakılmış, bu kez özellikle genç kent yoksuluna istinaden ‘apaçi’ isminin kullanılması başlamıştır. Apaçi, kültürel birikimi olmayan, sokaklarda volta atan, elektronik müzik dinleyen, saçlarına ‘garip’ modeller veren aynı zamanda giyimde en son modayı takip edip, her ürünün sahtesini kullanan kişi anlamına gelmektedir. Apaçi olarak etiketlenen genç kent yoksulu internet üzerinden farklı eleştirilere ve aşağılanmalara da maruz kalmaktadır. Kullanımı dünya üzerinde en yaygın olan internet siteleriden Facebook’da  apaçi kelimesi aratıldığında 136 grup ve 46 sayfa çıkmaktadır (www.facebook.com). Genellikle üniversite öğrencileri tarafından kullanılan başta ekşisözlük ve diğer üniversite sözlüklerinde apaçilerle ilgili birçok başlık ve girdi bulunmakta, bu kavram maganda ve kıro kelimeleriyle özdeşleştirilmektedir(sozluk.soutimes.org). Milliyet gazetesi yazarlarından Aziz Kedi Endirekt Serbest Vuruş adlı köşesinde apaçileri ele almış ve “yoksul ailelerden çıkıp, yoksul semtlerde yaşadığı halde iyi yerlerde takılan ve çakma giysiler giyen apaçiler (…) giderek alayın, dışlanmanın odağı haline geliyorlar” ifadelerini kullanmıştır (Kedi, Aziz).

80lerde izlenilmeye başlayan daraltıcı maliye politikalarının en önemli araçlarından özelleştirmelerin başlamasıyla ve özel sektörün ekonomide güçlenerek büyümesiyle beraber şehir arazisi metalaştırılmaya başlandı. Kentsel arazinin özel sektörün ilgisini çekmeye başlamasıyla beraber, emlak ve konut piyasasına olan yatırımlar bir hayli artış gösterdi. Oxford Business Group tarafınsan yayınlanan 2009 Turkiye raporuna göre, yapı sektörü 2007 yılından bu yana %16 oranında büyümüş olup, Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla’ya %6 oranında katkı sağlamakta ve diğer sektörlere olan katkılarını da hesaba katacak olursak bu oranın %30’ları bulmaktadır. Tam da bu noktada tartışılması gereken ise yapı sektöründe önemli rolü olan kentsel dönüşüm projeleri ve mekânsallaştırmadan etkilenen kesim olarak kent yoksuludur.

Kentsel dönüşüm temek olarak, küresel ve uluslar arası sermayeyi kente çekip, o kenti dünya şehri, küresel şehir konumuna ulaştırmaktır. 80lerle beraber, üretim bir merkezde olmak yerine iş gücünün çok daha ucuz olduğu ülkelerde gerçekleştirilmeye başlanmasına rağmen birkaç şehir bu üretimlerin kararlarının alındığı merkezler olarak kaldı. Diğer bir deyişle küresel şehir, küresel sermayenin yönetildiği, küresel ağın kontrol altında tutulduğu kontrol merkezleri haline geldi. Sasskia Sassen küresel şehrin dört ana karakterini; yoğunlaştırılmış karar alma merkezleri, finans ve ihtisaslaşmış hizmet firmalarının ana merkezleri, başı çeken endüstriyel firmaların ve ürünlerin teknik yenilik ve üretim mevkileri ve tüm bu teknik yeniliklerin ve ürünlerin pazarı olarak sınıflandırmıştır.  Bu anlamda şehri uluslar arası iktisadi faaliyetlere çekici kılıp, marketi bir küresel şehirmiş gibi çekebilmek amaçlı dönüşüm projeleri uygulanmaktadır. Bu dönüşüm projeleri kapsamında kongre merkezleri, iş kuleleri, gökdelenler, lüks oteller, beyaz eldiven konsiyerj hizmetli lüks konut çevreleri, değişik konseptlerde alışveriş merkezleri (AVM), büyük yabancı turist kitlelerini çekmeye yönelik devasa projeler inşa edilmektedir. Görüldüğü üzere şehre yapılan yatırımlar üretimden ziyade tüketim odaklıdır, istihdam yaratacak fabrikalar yerine harcama alışkanlıklarına yönelik tüketim merkezleriyle şehrin ekonomisinin yürümesi amaçlanmaktadır. En başta metalaştırılıp tüketilen şey ise topraktır. Metalaştırılan şehir arazileri ise bir zamanlar ve ya hala gecekondu sahiplerine ev sahipliği yapan şehir çeperleri. Göçmenler tarafından sahiplenilen kent çeperlerine; özel sektör bu araziler üzerinde orta ve üst gelir grupları için toplu konutlar üretmek, belediyeler ise kentsel dönüşüm projeleri oluşturmak için sahip olmak istemektedirler (Erman, Tahire). Bu kapsamda, şehrin bu söylemli dönüşümü toplumun herkesimi için oldukça mükemmel bir gelişmeymiş gibi sunulmaktadır. Bu amaçlarla kent yoksulunun yeri değiştirilmekte hatta yersiz bile bırakılmaktadır. Şehrin dinamiğindeki tüm bu değişimlerin yanı sıra giderek artan özelleştirmelerle beraber, bir zamanlar umutlarla şehre göç eden kent yoksulu aynı zamanda işsiz de kalmaktadır. Özel şirketler ve firmalar da sürekli kendi çalışanlarını bulundurmak yerine taşeron firmalarla anlaşıp dönemsel istihdam yaratmak da, işsizliğe çözüm olamamaktadır. 1990ların başında başlayan küreselleşme süreciyle beraber belediyelerin sıfır gecekondu politikasını benimsemesiyle, köyden kente yeni göç etmiş olanlar kendi gecekondularını yapma şansını elde edemediler ve daha önce 84-85 düzenlemeleriyle ev sahibi olanlara kiracı oldular.

Belediyelerin kentsel dönüşüm projelerine bakarsak, kent yoksulunun bu dönüşümün ana hedefi olduğunu daha net bir şekilde görebiliriz.  Bu kesim uzun vadede gelecekten umudu kalmamış, bir yoksulluk be dışlanmışlık kısır döngüsü içine sıkışıp kalmış insanlar anlamına gelecektir.  Ankara Büyük Şehir Belediyesi’nin en eski kararı 2005 yılına dayanmakla beraber bekleyen, yapım aşamasında olan toplam proje sayısı 45 iken, kentsel dönüşümün gerçekleştirileceği bölgeler -Mamak, Altındağ, Yenimahalle, Etimesgut, Sincan- yoğunluk olarak Ankara’da dar gelirli insanların oturduğu ve gecekondulaşmanın en çok olduğu semtlerdir (http://www.ankara.bel.tr). İstanbul Büyükşehir Belediyesi ise bu konuda net bir bilgi vermemektedir. ABB’nin kentsel dönüşüm projelerinin kent yoksulunun yaşadığı semtler de yoğunlaşması kent yoksulunun şehirler için belediyeler tarafından gerçekten bir sorun olarak görüldüğünün en büyük kanıtlarından biridir. Kentsel dönüşüm projeleri kapsamında yerlerinden edilen kent sakinleriyle beraber, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliğiyle beraber birçok sivil toplum örgütü de belediyenin ve şehrin sadece ekonomik çıkarları gözeterek oluşturduğu söyleme karşı durmakta kentsel dönüşüm projelerini rantsal dönüşüm projeleri olarak adlandırmaktadır.

2005 yılında kabul edilen 5366 sayılı Kanunla beraber Sulukule gibi tarihi değere ve ayrı kültürel karaktere sahip olan bölgelerin dönüştürülmesi için gerekli olan yasal yol da açılmış olmuştur. 5366 sayılı kanunun amacı ve kapsamı madde birde belirtilmiştir: “Bu Kanunun amacı, büyükşehir belediyeleri, büyükşehir belediyeleri sınırları içindeki ilçe ve ilk kademe belediyeleri, il, ilçe belediyeleri ve nüfusu 50.000’in üzerindeki belediyelerce ve bu belediyelerin yetki alanı dışında il özel idarelerince, yıpranan ve özelliğini kaybetmeye yüz tutmuş; kültür ve tabiat varlıklarını koruma kurullarınca sit alanı olarak tescil ve ilan edilen bölgeler ile bu bölgelere ait koruma alanlarının, bölgenin gelişimine uygun olarak yeniden inşa ve restore edilerek, bu bölgelerde konut, ticaret, kültür, turizm ve sosyal donatı alanları oluşturulması, tabiî afet risklerine karşı tedbirler alınması, tarihi ve kültürel taşınmaz varlıkların yenilenerek korunması ve yaşatılarak kullanılmasıdır. Bu Kanun, belirtilen amaçlar doğrultusunda oluşturulacak olan yenileme alanlarının tespitine, teknik altyapı ve yapısal standartlarının belirlenmesine, projelerinin oluşturulmasına, uygulama, örgütlenme, yönetim, denetim, katılım ve kullanımına ilişkin usûl ve esasları kapsar” (http://www.tbmm.gov.tr/kanunlar/k5366.html). Radikal Gazetesinde çıkan haberde yazdığı üzere Unesco Raporunda şöyle deniliyor: “Heyet, buradaki tescilli binaların yıkılmasının yanı sıra yerel yöneticiler tarafından uygulanan soylulaştırma programı sonucu yerel toplulukların dağıtıldığını ve bölgenin somut ve somut olmayan değerlerinin kabul edilemez bir şekilde yok edildiğini tespit etti. Fatih Belediyesi şimdi 5366 Sayılı Kanun’un çerçevesinde bu bölge için bir imar planı sundu. Misyona gönderilen taslaktan Deniz Surları’ndaki evlerin yıkılacağı ve Bulgar piskoposunun eski sarayını çevreleyen duvarların önüne şaşaalı bir merdiven inşa edileceği anlaşılmıştır. Bu bir koruma projesi değil imara açmadır ve önceki heyetlerin de tavsiye ettiği üzere, bu proje buradaki şahsi mal sahiplerinin yararına da değildir.” (http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&Date=&ArticleID=942036&CategoryID=77).

TMMOB ise yürürlülükte olan birçok kentsel dönüşüm projesinin karşısında yer alıyor, özellikle belediyelere kentsel dönüşüm yetkisi tanımlayan yasal değişikliklerden rahatsızlık duyuyor. 5393 Sayılı Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifi”ndeki 73. maddenin birinci fıkrasında yapılmak istenilen düzenlemeyi 8 Mart 2010 tarihiyle;  kentsel talan, kentsel sürgün, kentsel darbe ve şehirciliğin, kent ve kentli haklarının, demokrasinin ve kuşaktan kuşağa sağlıklı kentleşme hedeflerinin terk edilmesi olarak değerlendirmiş bulunmaktadır. Öyle ki yeni düzenlemeyle beraber kent merkezinde ya da kent çeperlerinde yasal ya da yasa dışı oluşmuş her türlü yerleşilebilir ve ya yerleşilmiş alandan dönüşüm adına insanların yaşam alanlarından zorla çıkartılabilmesi mümkün olmuştur (http://www.mo.org.tr/index.cfm?sayfa=Belge&Sub=basin&RecID=2435).

Devlet Planlama Teşkilatının verilerine göre Türkiye de yıllık 400.000 konut ihtiyacı ölçümlenmiş ancak devam eden konut sayının 100.000 olduğu tespit edilmiştir. 2011 yılına kadar TOKİ tarafından üretilecek konut sayısı da 500.000 olarak hedeflenmiştir. Kentsel dönüşüm projelerinin ana mimarı olan TOKİ, eleştirilerden kendi payına düşeni de almaktadır. TOKİ yalnızca dar gelirli aileler için konut üretmemekte, daha konforlu ve lüks konutlar üreterek buradan elde ettiği geliri sosyal amacı ağır basan konut projelerinde kar payı gütmeksizin kullanmaktadır. Ancak, kırsal kesimden büyük kentlere göçen ve gecekondularda oturan ailelerle yaptığımız derinlemesine mülakattan çıkan sonuç şudur ki bu insanların büyük bir kısmı TOKİ’ nin projelerini beğenmemekte ve sunulan koşulların onlara hitap etmemesinden yakınmaktadır. Kimliklerini oturdukları semtle, komşularıyla özdeşleştirmekle beraber yaşadıkları gecekondu evlerin olumsuz yanlarının farkında olmalarına ve daha sağlıklı, daha estetik evlerde yaşamak istemelerine rağmen, gecekondularda yaşayan tapulu ve ya tapusuz vatandaşlarımızın birçoğunun uzun vadeli borç altına girecek ekonomik gücü ve de güvencesi bulunmamaktadır. Ancak oturdukları arazilerin değer kazanmasıyla beraber zorla mahallelerinden, evlerinden çıkartılan kent yoksulu kent çeperinin çeperine atılmakta, gelen turistleri ürkütmemek, şehirdeki suç oranını düşük tutabilmek, daha nezih bir yaşam tarzını sergileyebilmek için mümkün olduğu kadarıyla görünmez kılınmaktadır. TMMOB’nin yayınladığı Birleşmiş Milletler Habitat Örgütü Zorla Tahliyeler Kurulu’nun raporuna göre sadece İstanbul’da 80.000 kent yoksulunun kentsel dönüşüm projelerinden etkilendiği, Ayazma/ Tepeüstü, Küçükbakkalköy ve Sulukule’de 12.730 kişinin evlerinin yıkıldığı saptanmıştır (http://www.mimarlarodasi.org.tr/index.cfm?sayfa=Belge&Sub=detail&RecID=2048). Aynı şekilde İBB’nin kentsel dönüşüm projelerinin ayağından biri olan Kurtköy’ün arazi fiyatının ileride oldukça değerleneceği varsayılarak orada yaşamını sürdüren insanlar zorla evlerinden çıkarılmış, yaşadıkları gecekondular yıkılmış ve hiçbir geliri olmayan, kiraya dahi çıkacak ekonomik gücü bulunmayan vatandaşlarımız otobüs duraklarından kendilerine derme çatma barınaklar yapmış, bu sayede “durakkondu” kavramı da literatüre girmiş bulunmaktadır. Kent yoksulu alışık olmadıkları değişiklikler yaşayıp, yıllardır oturduğu mahalleden çıkartılırken, kentin yoksulundan kaçan ve suç oranlarından dem vuran yeni orta ve üst sınıf kendini güvenli sitelere kapatmaktadır. Kapalı sitelerdeki yaşamı ikame ettirecek düzeyde geliri olmayanlar ise uydu kentlerde sosyal, ekonomik ve kültürel anlamda kendilerine benzeyen insanlarla, kapalı sitelerde yaşayan insanlarda oldu gibi sanal kimlikler üzerine kurulu sanal cemiyetler oluşturmaktadır. Tüm bu mekânsal ayrışma sürecinde kendileri gibi olmayanları topluluklarından dışlamakta, şehri kendi elit, nezihlik anlayışlarına göre dönüştürmektedirler. Erdoğan Bayraktar’ın belirttiği üzere şuan 60.000 gibi büyük çaplı uydu kent proje çalışmaları TOKİ tarafından yürütülmektedir ki bunun yanı sıra yüzlerce yapı, inşaat firması ve müteahhit sektörde aktif olarak yer almaktadır. Yani Türkiye de konut piyasası ihtiyacı karşılamaya yönelik bir sektör olmaktan çıkıp, müşterilerin talepleri doğrultusunda şekillenen tam rekabet piyasasına uyumlu bir sektöre dönüşmüştür.

Kentin dinamiklerinin değişmesiyle tecrübe edilen dönüşüm, sadece şehrin ekonomik yüzünün üretimden tüketime dönmesiyle ilişkilendirilip finansal bir modellemeye dönüşmemeli, 1950-80 yılları arasındaki ve 80lerden günümüze kadar olan süreçte kent yoksulunun en ufak bir değişimden sosyolojik olarak oldukça fazla etkilendiği kabul edilmelidir. Etkilerin boyutlarınınsa yapılacak olan etnografik araştırmalarla detaylandırılması gerekmektedir. Kent yoksulu, 1950-1985 döneminde neredeyse el üstünde tutulurken, 90larda artarak devam eden özelleştirmeler ve küresel şehir olma yolunda farklı belediye başkanları tarafından benimsenen farklı politikalar ve 2005ten itibaren çıkan yasalarla sertleşen kentsel dönüşüm projeleri tarafından istenilmeyen ilan edilip dışlanıyor ve toplumda giderek görünmezleştiriliyor. Yürütülen kentsel dönüşüm projelerinin gerçekten başarılı olabilmesi için asıl amaç kar elde edip, rant sağlamak değil; toplumsal faydayı da aynı oranda gözetmek olmalıdır. Şehirlerimizi küresel sermayeye çekici hale getirmeye çalışırken, yerlerinden edilen kimi zaman da yersiz bırakılan kent yoksulunun sesine kulak verilmeli; akademisyenler, mimarlar, siyasetçiler, sivil toplum örgütleri ve halk beraber çalışmalı sosyal hukuk devleti anlayışı çerçevesinde her bireyin eşit olduğu gerçeği unutulmamalıdır.

Kaynaklar

Burgess, W. Ernest.  “The Growth of the City: An İntroduction to a Research Project”.  Park, Robert (düz.), The City. hicago, IL: University of Chicago Press, 1925. 47-62.

Karaman, Ozan. “Urban Pulse- (Re)Making Space for Globalization in Istanbul”. Urban Geography,2008.  518-525

Erman, Tahire. “Köyden Kente Göç ve Gecekondu Olgusu”. Bilkent Üniversitesi

Erman, Tahire. “The Politics of Squatter Studies in Turkey: The changing Representations of Rural Migrants in the Academic Discourse”. Urban Studies, Vol. 38, No. 7, 2001. 938-2001

Öncü, Ayşe. “Istanbulites and Others. The Cultural Cosmology of Being Middle Class in the Era of Globalism” Istanbul Between the Global and the Local. Bölüm 6, 2001. 95-118

Sassen, Saskia. “The Global City: New York, Tokyo, London”. Princeton University Press, 2nd Edition, 2001. 61-71

The Report Turkey 2009. Construction & Real Estate. Oxford Business Group. 145-158

Kedi, Ali. “Her Gün Yeni Bir Apaçi” Endirekt Serbest Vuruş. 11.04.2010

http://cadde.milliyet.com.tr/2010/04/11/YazarDetay/1223382/HER_GUN_YENi_BiR_APACi

Ankara Belediyesi, Kentsel Dönüşüm Projeleri.

http://www.ankara-bel.gov.tr/AbbSayfalari/Projeler/emlak/kaynak_gelistirme_2/kaynak_gelistirme_2.aspx

Boztaş, Fadime. “İstanbul’un ‘Kentsel Dönüşüm’ ile İmtihanı”  30.10.2009

http://www.mimarlarodasi.org.tr/index.cfm?sayfa=Belge&Sub=detail&RecID=2048

Belediyelere ‘Kentsel Dönüşüm’ Yetkileri Tanımlayan Yasal Düzenlemeler Hakkında Rapor. 08.03.2010 http://www.mo.org.tr/index.cfm?sayfa=Belge&Sub=basin&RecID=2435

Radikal Gazete. UNESCO Raporunda Hükümete Ağır İstanbul Eleştirisi.  24.06.2009

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&Date=&ArticleID=942036&CategoryID=77

Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması veYaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun. Kanun No. 5366 http://www.tbmm.gov.tr/kanunlar/k5366.html

Türkiye’de Enflasyon ve Büyüme İlişkisi: Genel Bir Değerlendirme. Aralık 2009 http://www.tcmb.gov.tr/yeni/evds/konusma/tur/2000/enflasyon.html

*Bu yazı VII. Ulusal Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Öğrencileri Kongresinde sunulmuştır.

*İzinsiz kullanılması halinde Fikri ve Sinai Haklar Kanunu çerçevesince yasal işlem başlatılacaktır.